DOĞRUDAN DEMOKRASİ (KOMÜNİST PARTİSİ) SAYFASINA HOŞGELDİNİZ

Değişikler | Yeni Eklemeler

KAPİTALİZMİN GENEL KRİZLERİ, 1945-1990

1. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, biri SSCB etrafında ve halk demokrasilerini kapsayan, diğeri ise ABD etrafında ve tüm kapitalist-feodal pazarları kapsayarak kapitalist emperyalist dünya pazarını oluşturan, birbirine paralel iki paralel pazar oluşturuldu. (Not 1) Not 1: İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan ve halk demokrasilerinin oluşumundan önce, ABD’nin SSCB ve halk demokrasilerine uyguladığı ekonomik ambargoyla birlikte, sadece tek bir tane kapitalist dünya pazarı mevcuttu; ve SSCB de sadece bu dünya kapitalist pazarıyla ticarette bulunabiliyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra halk demokrsasilerinin oluşumuyla birlikte yeni bir dünya pazarı, sosyalist-demokrat bir pazar oluştu. SSCB ve halk demokrasileri artık kendi aralarında ticaret yapabiliyordu. SSCB ve halk demokrasilerinin tıpkı yeni türde sosyalist, ekonomik, sosyal ve siyasi ülkeleri temsil ettiği gibi, bu ülkeler arasındaki ticaret de nitelik olarak farklı bir yapıdaydı. Bu ticaretin amacı birbirine yardım etmek, fakat esas olarak SSCB’nin halk demokrasilerine yardım etmesiydi. Diğerlerine destek sadece her bir ülkenin ekonomisinin Lenin-Stalin’in sosyalizm ve komünizmi inşa etme planıyla uyumlu hale getirilmesiyle verilebilirdi. Aynı şekilde diğer ülkelerden alınan destek de sosyalizm ve kominizmin kurulmasına yardımcı olacak şekilde kullanılabilirdi. Sonuç olarak bu ticaret henüz mükemmelleşmemiş fakat kesinlikle bu uğurda çaba harcayan tüm sosyalist devletleri kapsayan ortak bir planlama geliştiriyordu. SSCB etrafında kurulan sosyalist-demokrat pazar kriz göstermeksizin gelişmekte, SSCB komünizmi inşa ederken Avrupa’daki halk demokrasileri sosyalizmi kurmakta, öte yandan Asya, özellikle de Çin’deki halk demokrasileri sosyalizmi kurmaya başlamak için temel hazırlıyordu. SSCB ve halk demokrasilerinin dünya kapitalist marketinin dışında kalması, kapitalizmin genel krizlerini derinleştirdi. Sosyalist-demokrat pazarı ambargolarla sınırlama çabaları ise bu sorunu daha da büyüttü. Dünya kapitalist sisteminin krizlerini derinleştiren en önemli faktör neydi? SSCB tarafından komünizmin, Avrupa halk demokrasileri tarafından sosyalizmin kurulması, Asya halk demokrasileri tarafından ise sosyalizmi kurmaya başlamak için bir temel oluşturulmasıydı. Böylece tüm bu ülkeler artık dünya kapitalist pazarının bir parçası değildi. 1953’ten sonra, yaşanan dejenerasyon yüzünden SSCB ve halk demokrasilerinde kapitalizmin restorasyonuna yöneliş, bu çok önemli faktör, ABD etrafında şekillenen dünya kapitalist pazarının sorunlarını ortaya çıkarmaya hizmet etti. İki pazar ABD etrafında şekillenen tek bir kapitalist dünya pazarına dönüşmeye başladı. (Not 2) Not 2: ABD etrafında şekillenen dünya emperyalizmi ve bu ülkelerin yönetimini üstlenerek kapitalizmin restorasyonuna başlayan Titocu-Troçkistler her ne kadar dünya kapitalist pazarının tam teşekküllü bir parçası olmak istemişse de bu yapılamadı. Bu da bu ülkelerin, özellikle de SSCB’nin son derece güçlü üretim kapasitesi sayesindedir.  Dünya kapitalist pazarı basitçe bu üretim kapasitesini sindiremedi.. (Bayan Thatcher’ın kamuya ait evleri özelleştirme girişimi sırasında da benzer fakat çok daha küçük ölçekli bir pazarlama sorunuyla karşılaşmıştık. Bayan Thatcher bu işlemin tümünü tek seferde gerçekleştiremişti; bunu istemediğinden değil, fakat emlak piyasası bunu kaldıramayacağından! Ev fiyatları çökecekti.) İşte bu kapasite yok edilmeliydi. Avrupalı sömürgeci güçler canlandırılmalı, aynı zamanda da bu yöntem sayesinde ABD ve İngiltere’ye boğun eğmeye zorlanmalıydı. Yavaş gerçekleşen bir dejenerasyon, sosyalist ülkelerin ve pazarın yavaşça çökertilmesi ise tek seçenekti. SSCB ve halk demokrasilerinde siyasi durum buna izin vermeyecekti. İşte bu nedenle sosyalist ülkelerin ekeonomik yapısı tam bir karmaşaya dönüştürüldü, üretim kapasitesinin gelişimi düştü ve kaynaklar dünyadaki kapitalist devletlerin daha da gelişmesi için kullanıldı. Bu esnada da Çin’in 1980’lere kadar “uyumasına” izin verildi!   SSCB’de komünizmin, halk demokrasilerinde ise sosyalizmin inşası, dünya kapitalizminin krizlerinin derinleşmesine yol açabilirdi. Bu ülkeler katettikleri ekonomik gelişmeye paralel kendi bilimlerini ve üretim tekniklerini geliştirebilir, üretimde çok ileri bir noktaya gelebilir, bu sayede de dünya işçileri ve halkları için bir örnek teşkil edebilirdi. Sonuç olarak da diğer ülkelere dünya emperyalist sisteminden kurtulmaları için yardımcı olabilecek pozisyonda olabilirlerdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra halk demokrasilerinden birisi bu dünya hareketini aldatmaya ve kapitalizmi restore etmeye başladı: Yugoslavya. Tito ve çetesi tarafından yönetilen bu ülke, bu Troçkistler, 1948’de kapitazlimi restore etmeye başladılar. Yugoslavya’yı ABD ve diğer emperyalist güçlere açmaya, sosyalist pazardan koparmaya başladılar. SSCB ve ABD’den bağımsız olduklarını iddia ederken, her açıdan ABD’nin boyunduruğunda oldular. Yugoslavya’da kapitalizmi diriltenler, Titocular açıkça Troçkist ve de açıkça ABD/İngiltere casusuydular! İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, “bağımsız” olduğunu iddia eden ama burjuva ve feodaller tarafından yönetilen diğer ülkeler de vardı; ve bunlar hiç de komünizmi desteklemeyip tersine komünizmle savaşmakla meşguldü. Bu ülkeler dünya emperyalist sisteminden kendilerini koparacak durumda olmayıp, bu onların da sonu anlamına geleceği için emperyalist sistemin son bulmasını sitemiyor, fakat kesinlikle dünya komünizminin son bulmasını istiyorlardı! Stalin’den sonra, SSCB’de komünizmin ve halk demokrasilerinde de sosyalizmin kurulması pahasına desteklenen, işte bu ülkeler ve Yugoslavya idi. Sözde bağlantısız hareketi yürüten işte bu ülkelerdi. (Not 3) Not 3: 1953’ten sonra, SSCB, halk demokrasileri ve tüm partilerimiz genel olarak üçüncü yolcuların bir parçası oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalizme karşı olan ve bağımsızlığa giden tek yolun kendi ülkelerini emperyalizme bağlayan zincirlerin koparılması olduğunu bilenlerin hepsi de, SSCB ve halk demokrasileri etrafında birleşik bir cephe oluşturuyordu. Bu emperyalist zincirden kopmaya karşı çıkan diğer tüm ülkelerse ABD etrafında birleşik bir cephe oluşturuyordu. Sözde “bağımsız” ülkeler ve “bağlantısız” hareket mensupları, aslında halkların emperyalizme karşıt her hareketinin içinde bulunan üçüncü yolculardı. Amaçları ise emperyalizme karşı SSCB etrafında oluşan birleşik cepheyi bölmekti. Sonuç olarak, kökeni 1955 Bandung Konferansı’na dayanan “bağlantısızlar” hareketi, ülkelerin ve ulusların bağımsızlığına yönelik işte bu üçüncü yolcuları temsil ediyordu. “Bağlantısızlar” hareketi Stalin’den sonra gelen sözde komünist hareket tarafından destekleniyor, bunun da öncüleri arasında Kruşçev, Brejnev, Gorbaçov, Mao, Enver, Kimil Sung, Castro, ve elbette iyi bilinen yeni Troçki, hain, ABD ve İngiltere casusu Tito bulunuyordu! Öyle ki bu “bağlantısızlar” Brejnev yönetimindeki Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) programındaki onurlu yerlerini almıştı! Bütün partilerimiz 1953’ten sonra üçüncü yolcu oldu. Devrimden ve silahlı devrimden en çok bahsedenler de dahil! Komünist-demokrat hareketin bunlara ve diğer üçüncü yolculara açılması, hareketimizin tüm veçhelerinde görülebilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, uluslar ve ülkelerdeki yaşamın her alanında demokrasiye sınırlamalar getiren burjuva demokrasisinden daha farklı bir demokrasi türü olduğu ortaya çıkması, dünyanın tüm ülkelerinde halk demokrasisi hareketlerinin yolunu açtı. Dünyadaki tüm komünist ülkeler demokrasiyi savunarak öne çıkıp, demokrasinin gelişmesi ve halk demokrasilerine dönüşmesi talebinde bulundu. Bu durum emperyalist dünyanın sözde demokrasileri adına siyasi sorunlara yol açarken, bu sorunlar da onları halk demokrasilerinin hatta burjuva demokrasilerinin karşısında durmaya zorladı. Halk demokrasisi hareketi,  ulusların ve ülkelerin bağımsızlığını ve demokratik yönetimi savunmak adına dünyanın her alanında gelişmeye başladı. Halk demokrasisi programı, kaçınılmaz şekilde proletarya demokrasisine götüren militan bir programdı. Bu program ülke ve ulusların emperyalist devletler zinciri içerisinde kalmasına, ABD emperyalizminin hükümranlığı altına girmesine tamamen karşıydı. İşte bu çaba da üçüncü yolcular tarafından sekteye uğratıldı; program bir uzlaşma, emperyalistlerin yönetimini ve ABD’nin boyunduruğunu koruma programına dönüştü. Aynısı dünya barış hareketinde de oldu! Barış savunucuların ve savaş çıkarıcıların açıkça deşifre edilerek birbirinden ayrıldığı bir barış hareketi yerine, üçüncü yolcuların hareketin içine çekilmesiyle birlikte tüm hareket emperyalistlere savaş planlarında ve çıkardıkları savaşlarda yardımcı olan bir lafgüzarlık platformuna dönüştü. (Not 4) Not 4: Moskova’daki 1963 barış hareketi toplantısı Kruşçevciler tarafından davet edilen ve Bertrand Russel gibilerin başını çektiği işte bu üçüncü yolcular tarafından protesto edilerek terk edildi. Barış hareketinden zaten meşhur “Varşova Paktı”nın yürürlüğe girmesi ve bir sürü “bağımsız burjuva devlet”e askeri mühimmat sağlanması vs. yüzünden zaten ödün verilmişti. (SSCB ve halk demokrasileri askeri paktların şekillendirilmesine son derece karşı olup, böyle herhangi bir anlaşmaya da girmemiştir. Tersine, emperyalizmin savaş çığırtkanlarının NATO gibi askeri paktlarını deşifre etmiştir!) BM’nin, ulusların ve ülkelerin bağımsızlığı adına mücadele edilen, savaş çıkarıcıların ve halkları baskı altına alanların deşifre edildiği bir alan olmak yerine, bir lafgüzarlık platformu olmasına müsaade edilmiştir. 1953’ten sonra sosyalist pazarın dağılmasına neden olan tüm bu değişiklikler, Stalin’in kapitalist dünya pazarı ve kapitalist üretim tekniğiyle ilgili önerilerinde herhangi bir değişikliğe sebep oldu mu?  Hayır olmadı. Kapitalist dünya pazarı, kapitalizmin restorasyoncuları, en başta Troçkistler tarafından verilen tüm desteğe rağmen, üstelik de 1990’dan beri tek bir dünya pazarının açıkça kurulduğu şu an bugün bile hiçbir zaman stabilize olmamıştır. (Not 5) Not 5: Sadece şu basit gerçeği gözlemleyelim: SSCB’nin Titocu-Troçkist politikalar yüzünden olması gerektiği gibi olmayan üretim kapasitesinin %70’ten fazlasının yok edilmesinden, ticaretin değiş tokuş günlerine dönmesinden sonra bile, Rusya halen dünya kapitalist ailesine tam teşekküllü bir ortak olarak kabul edilmiyor – Troçkist yeni oligarklar emperyalist “partnerlerine” ne kadar yalvarırsa yalvarsın! Üretim tekniği 1953’ten sonra daha hızlı mı gelişti? Açıkça hayır. Bilgisayarlar 70, mikro çiplerse 50 yıldır zaten ortadaydı ve tam otomatik üretim o günlerden beri mümkündü. 1949 yılına ait tam otomatik Sovyet Piston Fabrikası dünyaca ünlüdür. Peki tam otomatik üretim nerede? Kapitalistlerin ve kapitalizm restorasyoncularının kabuslarında! Ve bir de tabii askeri toplu katliam teknikleri formunda halkların kabusunda! Peki bu durum Stalin’in emperyalist ülkeleri yenen görüşlerinde bir değişikliğe neden oldu mu? Mesela Almanya’nın güçleneceği ve emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilerin, hepsini de SSCB’ye karşı ve onunla savaşmak için birleştirmek yerine birbirleriyle savaşa götüreceği görüşü… - Peki İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında aslında olan bu muydu? Eh, hem evet hem hayır! Komünist partilerin yapısındaki değişim yüzünden tüm emperyalist ülkeler kendi uluslarına karşı hain konumunda olanlar tarafından yönetilmeye başlandı. Bu güçler bu ülkeleri ABD emperyalizminin boyunduruğu altına soktu; üstelik SSCB ve halk demokrasilerindeki kapitalizm restorasyoncuları tarafından da takviye edildi. Bu emperyalist ülkeler ayrıca SSCB ve halk demokrasilerinde kapitalizmi restore etmek, dünyanın tüm komünist partilerini reformist güçlere dönüştürmek ve sonuç olarak da dünya komünizmini yenmek için ABD cephesinde birleşti; ve başarılı da oldular. Fakat bu birlik komünizmi inşa eden SSCB ve sosyalizmi inşa eden halk demokrasilerine karşı değildi. Kapitalizmi gerçekten restore eden, sosyalist pazarı yok eden, kendileri ABD etrafında birleşen ve ABD’nin boyunduruğunu isteyen SSCB ve halk demokrasilerine karşıydı. İşte bu dönemde tüm ülkeler fonların ABD’ye aktarımında rol aldı, “hiç kimsenin karşı koyamayacağı” tam anlamıyla baskın bir askeri güç oluşturması ABD egemenliğini kabul etti. “Batılı” emperyalistler arasındaki çekişmeler ancak Yunan krizleri ve Almanya’nın söyleneni yapmayı reddetmesi sonucunda önem kazanmaya başladı. Tüm bu Brexit ve Trump olayları Almanya’nın ABD boyunduruğunu kırmaya kalkışmasının sonunda gelişen emperyalist tahakküm ilişkilerinin bir reformasyonudur. ABD egemenliğini sorgulamadan kabul etmek yerine onunla çelişmek Almanya’nın yarım gönüllü de olsa sergilediği bir tutumken, koşulsuz kabul edilen ve uyulan ABD (ile birlikte İngiltere) egemenliğine birazcık olsun kafa tutulduğunu ancak bugünlerde görüyoruz! (Not 6) Not 6: Emperyalist güçler arasındaki, bahsettiğimiz tüm bu çelişkilerden kendi komünist tarihimiz adına tek bir sonuç çıkarabilirz:  Habire önümüze sürülen bir retorik perdesi altında saklanan gerçek, söz konusu tüm bu ülkelerin kendi ülke ve uluslarına karşı hain olanlar tarafından yönetildiği, ABD’nin hükmü altında olduğu, ve bu ülkelerin SSCB ve halk demokrasilerini kapsadığıdır. Bu gerçeği gizlemek adına kullanılan teorilerden biri de emperyalist ülkelerin bağımsız olduğu ve kendilerinin diğer ülkeleri baskı altında tuttuğudur. Oysa Almanya, Fransa, Japonya, İtalya (ve diğer küçük Avrupa ülkeleri) ve hatta İngiltere de, ülkelerini ABD boyunduruğuna satmış yerli hainler tarafından yönetilmektedir! Onlar sözde emperyalisttirler ve bir başkasına bağımlı olamazlar! İşte vatan hainlerini bu ülkelerin işçilerinin gözünden saklamak için kullanılan sözde “devrimci teori” budur! 2. 1953’ten sonra sosyalizmin tüm ekonomik yasaları SSCB ve halk demokrasilerinde göz ardı edilmeye ve uygulanmamaya başlandı. Bu da kaçınılmaz şekilde kapitalimin 1990’daki restorasyonuna götürdü. Bu arada, 90’lara kadar, bu durum sosyalist ülkelerin zayıflamasına, tam olarak Yugoslavya gibi değil ama ona benzer şekilde dünya kapitalist pazarıyla bütünleşmesine neden oldu. Aynı zamanda sosyalist pazar dağılarak dünya kapitalist pazarının bir parçası oldu ve sonuç olarak da bu pazarın genel krizlerinden etkilendi – tıpkı Troçki’nin onyıllar önce istediği gibi. SSCB öyle gelişmiş bir sosyalist ükeydi ki, dağılması ve dolayısıyla etrafındaki “sosyalist pazar”ın çözünerek kapitalist pazara entegre olması, organize etmesi onyıllar almış bir süreçtir. Sosyalizmin ekonomik yasalarının uygulanmayışı ve dolayısıyla SSCB ve halk demokrasilerindeki yaşamın kaçınılmaz krizleri, ABD ve diğer emperyalist ülkelere karşı artıp duran bağımlılık, dünya emperyalist düzenine siyasi entegrasyonla birlikte komünizmin çöküşünün arkasındaki ana nedendir. (Not 7) (Not 7: Doğu Avrupa halk demokrasilerinin ve SSCB’nin 1980’lerin sonu, 1990’ların başında yok olması, ekonomilerinin eskiden olduğu gibi ayakta kalamamasıyla ilgili olmayıp, bu ülkelerin kapitalist dünya pazarının bir parçası olarak ABD/İngiltere boyunduruğuna girmesi, ABD ve İngiltere tarafından yönetilen dünya kapitalist pazarının da varlığını sürdürebilmek için yeni bir düzenlemeye ihtiyaç duymasından ileri gelir. Bu ülkelerin ekonomisinin yok edilmesi gerekli, yararlı ve yapılabilir görüldü, ve dolayısıyla yapıldı. Sonuç olarak bu ülkelerin üretim kapasitesi %70’e kadar düşürülerek yok edildi ve kapitalist dünya pazarına entegre olmaları ancak bu şekilde mümkün oldu.) Fakat bu kadarla da kalmadı. SSCB ve halk demokrasileri “bağlantısız” hareketi oluşturan sözde “bağımsız” ülkeleri destekleme sürecine başladı. Kapitalizmi yerleştirmeye yardımcı olan bir sürü proje ve sonuç olarak kapitalist dünya pazarı bu ülkelerin kullanımına sunuldu; bunun propagandası da meşhur “kalkınmanın kapitalist olmayan yolu” şeklinde yapıldı. Sonuçta bu ülkelere bir şeyler, sosyalist ülkelerin, SSCB ve halk demokrasilerinde sosyalizm-komünizmi inşa etmenin zararına sunuldu. Bu ülkeler de bu sayede dolaylı yoldan dünya emperyalist kapitalist düzenini daha iyi destekleyecek duruma geldi! “Bağımsız” ülkeler aynı zamanda SSCB ve halk demokrasileri tarafından bir sürü silahla donatıldı. Böylece sorunlarını silahlanma ve savaşlar yoluyla çözmeye zorlanan dünya kapitalizmine, savaşla ilgili siyasi ve maddi imkanlar SSCB ve halk demokrasilerinde kapitalizm restorasyoncuları tarafından sağlandı. Böylece, Yugoslavya, Küba, Kore, Vietnam, Etiyopya ve Afganistan gibi daha bir dolu sözde sosyalist ülke, bu ülkelerde sosyalizmi inşa etmeye yaramayacak şekilde, derin bir harcama havuzu olarak kullanıldı. Bu durum kesinlikle tam tersine anavatanımızın –ve halk demokrasilerinin- potansiyelini kötüye kullanmaya ve bu ülkelerin sosyalizm-komünizmi kurmaktan uzaklaşmasına yaradı. (Not 8, 9 ve 10) Not 8: Tito ve Troçki’nin SSCB’yi emperyalist bir güç, halk demokrasilerini de bu güce bağımlı ülkeler ilan ettiği iyi bilinmektedir. Hatırlayalım ki Yugoslavya ABD tarafından askeri ekipman, proje ve her türlü kredinin sağlanması için SSCB’ye “paslandı”. İşte SSCB’ye dair bu “sosyal emperyalizm” fikri ilk olarak Troçki’den türeyip sonraları Tito tarafından öne çıkarıldı. Daha sonraları ise Çin, Arnavutluk ve diğerleri tarafından da benimsendi. SSCB 1953-1991 yılları arasında emperyalist bir güç müydü? Hayır değildi. SSCB ve halk demokrasilerinde kapitalizmi restore ederek dünya komünist hareketini yok etmeye yardımcı olan bir güçtü. İkinci paralel pazardan, sosyalist pazardan kurtularak onun dünya kapitalist pazarına entegrasyonunu organize etmekle meşgul bir güçtü. SSCB ve halk demokrasilerinin (Çin ve Arnavutluk dahil), ayrıca bu kapitalizm restorasyoncuları ve sosyalist pazar yok edicilerine uyan komünist partilerin tüm aktiviteleri, en başta ve en çok kapitalizmi restore ederek dünya sosyalist pazarını ve sonuçta da dünya pazarını yok etmeye dönük aktiviteler olarak ele alınmalıdır. İşte bu sebeple bu devletlerin bu aktiviteleri emperyalizm (egemenlik) odaklı değildir. Restorasyon odaklıdır! SSCB ve halk demokrasilerinin (Çin ve Arnavutluk dahil) politikaları sosyal emperyalist politikalar mıydı? Evet öyleydi, fakat bu ülkelerin kendisinin emperyalist olduğu anlamında değil. Bu ülkeler dünya emperyalizmine, ABD ve İngiltere’nin dünya egemenliğine adapte oldukları ölçüde sosyal emperyalistti. Komünizme ve sonuç olarak dünya proletaryasına ihanet ettikleri ölçüde öyleydiler. ABD ve İngiltere tarafından yönetilen, dünyanın emperyalizmin boyunduruğu altına girmesi organizasyonunda aktif bir katılımcı oldukları ölçüde öyleydiler. Not 9: SSCB ve halk demokrasilerinin endüstriyel olarak aşırı gelişmiş, oldukça modern uluslar olması, ve dünya kapitalist pazarının bu ülkelerin üretim potansiyelini kapitalist bir şekilde dünya kapitalist pazarına dahil edemeyecek kadar dar olması yüzünden, bu ülkeler yavaşça çökertildi –ve bu halde bile endüstriyel olarak çökertilemedi-; ekonomik ve sosyal yollarla, tüm bu endüstriyel gelişmenin ortasında hayatı insanlar için zor kılarak çökertildi. Emperyalist güçler sadece fazla bir dirençle karşılaşmadan bu ülkeleri gerçekten yok edebileceklerini anladıklarında ve dünya ekonomisini yönetmek için de buna ihtiyaç duyduklarında harekete geçtiler, ve bunu da iktidardaki Troçkist hainlerin işbirliği sayesinde oldukça güzel başardılar.

  • Hatırlayalım ki bugün bile, tüm boyun eğer pozisyonuna rağmen Rus tekelci kapitalizmi dünya kapitalist ekonomik ilişkilerine kabul edilmemektedir. Çünkü bugün bile, Sovyetlerin yok edilişinden sonra dahi Rus kapitalizmi kontrol altında ve zayıf tutulmazsa, kapitalist dünya pazarının “normal bir parçası” gibi ticarete katılmasına izin verilirse, çok hızlı bir şekilde oldukça fazla sayıda yüksek kaliteli makine ve diğer tüm ürünlerin üreticisi olurdu.  Kapitalizmin restore edildiği Troçki hükümeti Rusyası, basit bir hammadde üreticisi olarak tutulabilirdi, ve bundan daha fazlası da artık yapılabilir değildir. Putin ve destekçileri gibi bugünün Troçkistleri, daha fazlasını ne kadar isteseler de yapamazlar! Bir yandan dünya kapitalizmi 140 milyonluk Rusya’yı, hammadde üreten ve görece iyi yaşam standartlarına sahip Norveç gibi bir ülkeye çeviremez. Öte yandan Rusya tüm ürün transferi ve kalifiye elemanları, emperyalistlere Sovyetlerden kalan zenginliğe rağmen halen çoğunlukla bir sanayi ülkesidir ve bu alanda iyi eğitimli işçi sınıfına sahip bir toplumdur. Rusya kontrol edilmelidir, kapitalist bir ülke olarak “özgürce” işlev yürütmesine izin verilmemelidir. Emperyalist dünyanın ucuz ürün kaynağı olan Çin, Hilferding’in kolonyal Çin’i bile, kapitalizmin 40 yıldan az süren tamamıyla bağımlı ve dünya emperyalizmine entegre edilmiş gelişiminden sonra, kontrol edilmesi gereken bir problemdir! Çin’i geçmişte sıkışmış bir halde, dünya kapitalizminin bir parçası fakat dünya kapitalist sistemine entegre olmadan tek başına bırakmanın daha iyi olduğunu düşünüyor olmalılar, fakat yine de Çin’in potansiyelinden korkuyorlar. İşte Rusya’nız, işte Çin’iniz, ne yapabilirsiniz bir görelim bakalım, Hindistan’ınız da yolda! Dünya emperyalizmi, atom bombaları ve her şeyiyle “çok fazla” teknolojiye ve çok fazla güç kaynağına sahip! Not 10: SSCB’nin gücünü ilan etmek için kullanılan sözde uzay programı, sözde silah endüstrisiyle birlikte, potansiyelimizin yanlış yönlendirilmesinin bir örneği olarak görülmelidir. Ayrıca astronotlar ve onlar üzerinde de Kruşçev gibi “siyasi liderler” etrafında Holywood tarzı bir kişilik kültü yaratıldığını hatırlayalım. Star kültürü bir kült kültürü olup, Holywood, magazinler vb. yollarla şekillendirilen ABD’ye özgü kişilik kültünün bir parçasıdır. Hareketin sadece SSCB ve halk demokrasilerinde değil, aynı zamanda onlara “radikal bir şekilde” karşı çıkmakla yükümlü, Çin gibi sözde sosyalist ülkelerde de amacından saptığı görülmelidir. Bu ülkelerin tarihi, hepsinin açıkça tek bir ortak nokta taşıdığını ortaya koyar: Sosyalizm-komünizmi inşa etmeye yönelik Lenin-Stalin planına karşı çıkmak ve kapitalizmin restorasyonundan başka hiçbir şey olmayan Titoist-Troçkist “sosyalizmi kurma” metodunu uygulamak.. Sonuç olarak bu sözde “devrimci” hareketler, hareketimizi proleter sınıf mücadelesi ve komünizmden ayırdı; Küba’daki gibi “zaferler”, kapitalizmin açıkça restorasyoncuları tarafından hem “devrimci” bir kılık takınmak, hem de dünya komünizm hareketini önemsiz burjuva maceraperestliğine yönlendirmek için kullanıldı. SSCB ve diğer halk demokrasilerindeki komünizm hainleri tarafından, bu ülkelere oralardaki işbirlikçi hainlerle el ele yapılan harcamalar, (tıpkı Tito ve Troçki’de olduğu gibi) sosyalizmi kurmanın bir yolu olarak öne sürüldü. Sosyalizm-komünizmi inşa etmenin Lenin-Stalin yöntemine karşı çıkıldığı müddetçe, bu işin bir sürü farklı yolu uygulandı! “Sosyalizmi kurmanın” bu yolları, kapitalizmi restore etmenin yollarından başka şey değildi. (Not 11) Not 11: Hiç kimse, öne sürdükleri anti-Troçkizm ve anti-Titoizm saçmalığına inanmamalıdır. Sosyalizm-komünizmi kurmanın Lenin-Stalin planının ayaklar altına alındığı objektif gerçeğine dair tek bir itirazlarını göremezsiniz, çünkü kendileri zaten bu işle iştigaldir; kendi yöntemlerince, sosyalizmi kurmanın “farklı yollarını”, Tito yaklaşımını denemektedirler. “Proletarya diktatörlüğü”ne karşı “halk devleti” safsatasına kimse inanmamalıdır; çünkü sosyalizmi kurmak değil kapitalizmi restore etmekle meşgul olan, kendi somut şartlarında sosyalizmi kurmanın Lenin-Stalin planını uygulamayan, bunun yerine Tito gibi sosyalizmi kurmanın “diğer yollarıyla” öne çıkanların proletarya diktatörlüğüyle zaten alakası yoktur. 3. Sosyalist ülkelerin sosyalizm ve komünizmi inşa etmek yerine kapitalizmin restorasyonuna kayması, sonuç olarak da bölünmenin (SSCB ve Çin) gerçekleşerek sosyalist pazarın dünya emperyalist pazarına, tek bir ve bölünmez bir dünya kapitalist pazarı (Troçki’nin kadiri mutlak sevgili pazarı) yaratmak adına uyumlanması, bunların hepsi de tüm kapitalist ülkelerin ABD ve İngiltere etrafında birleşmesine hizmet etti. Hepsi de ABD boyunduruğu altına girdi, yerli hainler tarafından yönetilmeye başlandı, bu arada da sosyalist ülkeler ABD’ye tabi olmak adına yollarından saptılar. (Not 12) Not 12: Küba’nın neden kötü durumda olduğunu hepimiz biliyoruz. Sosyalist pazar yok edildiği için değil, SSCB ve halk demokrasilerinde sosyalizm yok edildiği için değil, kendileri (Kübalılar) sosyalizmi kurmadığı için değil, hep ABD ambargasu yüzünden! ABD şu ambargoyu bir kaldırsa… İşte böyle burjuva fikirler hareketimizin gerisinde ifade edilmeye başlanarak, hareketimizi temsil etmekle yükümlü her türden hain için norm haline geldi! 1953’ten sonra A)    Herkes “altın standarda” sahip para birimi olarak ABD doları ve İngiliz sterlinini kabul etti. ABD’nin ürünlerini Almanya, Fransa, İtalya, Japonya ve diğerlerine satması yerine, ABD ve İngiltere’ye satış yapmak için üretim yapılmaya başlandı. Bu da ABD ve İngiltere’den borç alınan para, onlar tarafından sağlanan fonlar, ve/ya onlar tarafından Almanya, Fransa, İtalya, diğer Avrupa ülkeleri ve Japonya’da kurulan üretim ve ticaret fasiliteleri aracılığıyla gerçekleşti! Tüm bunlar ABD ve İngiltere’nin kolayca basabileceği dolar ve sterlin kullanarak gerçekleştirildi! Fakat egemenlik büyük ölçüde ABD ve dolara ait oldu.   ABD işte bu şekilde tüm dünyada üsler kurabildi, “rakipsiz” silahlı kuvvetler geliştirdi ve emperyalist sistemi herkes için savunmak adına savaşlara girdi. ABD’nin ortaya kağıt koyup dolar alma sistemi (ve doların altına endekslenmesi -1 ons, 28,35 gram altının 24 dolara eş olması), ürettikleri her şeyi satın almaları ve tüm üretim kapasitelerini, kapitalizmi restore etmeye çalıştıkları sırada SSCB ve halk demokrasilerinin emperyalist sisteme verdiği tüm desteğe rağmen, dolar üzerine kurmaları, Stalin’den en fazla 20 yıl sonra, 1970’lerin başında sona erdi. (Not 13) Not 13: Avrupa ve ABD’de dendiği gibi “serseri 60’lar”, bu ülkelerdeki “o güzel zamanlar”, sömürge ülkelerdeki aşırı fakirliğe, savaşa, SSCB ve halk demokrasilerinin de emperyalist ülkelere destek verişine tekabül eder. Almanlar işte bu şekilde 1970’lerin başında altınlarını talep ettiler! İşte size mallar satarak biriktirdiğimiz tüm dolarlar, bize altın verin, 24 dolar başına 1 ons altın! ABD ve Nixon da onlara nereye gitmeleri gerektiğini söyledi! Hayır dediler! 1 ons altının fiyatı 1000 doları aşmıştı ve 750 dolar civarında güç bela sabitlenmişti. Bu Brettonwood’ların ve doların “altın standardı”nın sonu oldu. (Tüm dünyanın ABD’yi kaç yıl boyunca 24 adeti 1 ons altına eş o dolarlar karşılığında ürünle nasıl da beslediğini düşünün! Birilerinin adına dolar dedikleri yeşil renkli bir kağıt basması, diğerlerininse her türlü makine, ham madde, toprak, askeri üsler, askerler ve yiyecek karşılığında bu kağıdı almaya doyamaması ne de iyi bir tezgah! Tekel bazıları için iyidir! Kapitalist dünya ve kapitalizm restorasyoncularının dünyası, sonuç olarak dolar tekeline bir son verdi mi? Hayır vermedi. Bu tekelin yerini petro-dolarlar denen şey aldı, doların uluslararası ticaret ve yatırım aracı olması anlaşması herkes tarafından yerine getirildi, bu arada altının fiyatı da altın piyasası tarafından belirlendi. Tabii altın piyasası da ABD ve gelişmekte olan pek çok ülkenin altınını  “İngiltere Bankası”nda tutan İngiltere’nin tekeli altındaydı! (Venezüelalılar şu günlerde İngiltere’den altınlarını geri alamıyorlar! Tekelcilerin “yasalara uyan kapitalizmi” işte böyledir! Aynı şekilde Almanlar da ABD’den altınlarını alamıyorlar! Suudiler ve dolarlarla yüklü diğer petrol zengini Arap ülkelerinin altın ve gümüş biriktirmesine izin verilmiyor, bunları dünya pazarından yüklü miktarda satın almalarına izin verilmiyor. Sadece dolara sahip olabilecekleri ve onu da kapitalistlerin istediği gibi kullanabilecekleri söyleniyor!) Bu dolar egemenliği, tüm finansal aktivitelerin İngiltere’yle el ele ABD’nin direkt boyunduruğu altında olmasından ileri geliyor! (Not 14) Not 14: Petrolün OPEC ülkeleri tarafından sözde ulusallaştırılması petrol zengini ülkelerin bir projesi değildi ve değildir; fakat Almanya gibi ülkelerde biriktirilen dolarların petrol satın almaya yönlendirildiği bir ABD/İngiltere projesidir. Bu şekilde biriktirdikleri dolarları, karşılığında altın talep etmek yerine petrol satın almak için harcamak zorunda kaldılar. Bu da petrol zengini ülkeleri dolar zengini yaptı. Dolar ise ABD tarafından kontrol edilmektedir. Petrol almak veya satmak için dolar kullanılması gerektiğini aklınızda tutun! Dolar tekelindeki petrol ticaretinin ve nasıl harcayacaklarını bilmedikleri kadar çok dolara sahip petrol zengini ülkelerin sadece bugünlerde ancak biraz zorlanmaya başladıdığını görüyoruz; bu da ABD ve İngiltere tarafından idare edilen dünyadaki sistemin genel problemleriyle oldukça yakından ilişkilidir. Bu durum petrol zengini ülkelerin ABD ve İngiltere ile ilişkilerinde değişimlere götürmekte ve götürecektir. Aynı zamanda İsrail’in de ABD ve İngiltere ile olan ilişkileri bazı değişimlerden geçmektedir. (Not 15) Sadece bugünlerde ABD dolarının tekelini ve onun tarafından yürütüeln finansal ativitelere son vermeye dönük yarım gönüllü bir girişim görüyoruz. Not 15: Lenin, en basit formunda bile emtia üretiminin köleliğin başladığı günlerden beri faizciliğe götürdüğünü belirtir. Tekelci kapitalizm formundaki gelişmiş emtia üretimi, tekelci bankalar ve finansal hizmet endüstrisi tarafından uygulanan kocaman, canavarca ve tüm dünyayı kapsayan faizcilik formunda son bulacaktır! ABD ve İngiltere tarafından yönetilip, Fransa, Almanya, Japonya, İtalya, İsveç vb. ülkelerle birlikte el ele yürütülen günümüz faizciliğinin çapı öylesine büyüktür ki, tüm parçalarını yutmak üzeredir. ABD ve İngiltere işte bu nedenle faizcilik vasıtasıyla diğerlerini yutmaya çalışıyor, kendilerinin yarattığı bu sistem tarafından kendileri yutulmamak için. ABD doları tekeli; dünya finans oligarkları, dünya burjuvazisi ve feodalleri –dünya ulusları, demokrasi ve barışın bu düşmanları- tarafından ABD’ye sunulan tek tekel değildir.   B)    ABD ayrıca (petrol gibi iyi bilinenler dışında tüm metaller de dahil) ham maddelerin kontrolünde de tekeldir. (Bu eğer arzu ederseniz Bayan Thatcher’ın meşhur “bizim petrolümüz ve araba ekonomimiz” deyişini özetler. Petrol ABD ve İngiltere’nin kontrolündeyken arabaları diğerleri üretir.) Neredeyse tüm “emtia” ticareti üzerinde (kahve, çikolata, buğday, mısır, şeker, portakal suyu vs.) yine ABD tek başına, bundan başka özellikle de İngiltere ile birlikte tekeldir. Tüm bu malların üretimini ve satışını, ticaret üzerinde bulundurdukları tekel sayesinde kontrol ederler. “Metal ticareti”, “emtia ticareti” ve tüm bunların “geleceği” ABD ve İngiltere tekeli altındadır. Bu da dolar tekeli sayesinde tüm dünyadaki finansal aktiviteyi kontrol etmelerinden ileri gelir!   Bu tekele son vermek için sadece şu günlerde yarım gönüllü bir girişim görüyoruz. Bu girişimin kendisiyse yine ABD/İngiltere egemenliğindeki tüm dünya sisteminde yapılan değişimlerin, dünya kapitalist sistemindeki değişimlerin bir parçasıdır.   C)    Kapitalist güçler, özellikle de ABD, bilgisayar teknolojisi üzerinde tekele sahiptir. Öyle ki patlayan sözde “dot com” balonu bu alandaki tekelini kuvvetlendirmek için fonların ABD’ye transferinin bir yolu olarak görülmelidir. Yazılım tekeli ve onlara tanınan meşhur “entelektüel mülkiyet hakları” yine ABD’ye yaramıştır.- Mesela Microsoft gibi tüm yazılım şirketlerinin gerçek değeri nedir? Herkesçe üzerinde anlaşmaya varılan bir tekel olmadan neredeyse hiçbir şey! Bunu ise “sanal ortam” denilen internet üzerindeki tekel takip ediyor. Aksi halde Facebook gibi kağıt üzerindekinden öte değeri olmayacak şirketler dünyanın değerine bedel! Yine aynı şekilde tüm bilgisayar teknolojisini mümkün kılan mikro çipleri üreten İntel’e rakip çıkacak pek üretici bulamazsınız! (Not 16) Not 16: Okuyucu özellikle de bu alanda kapitalizm restorasyoncularının oynadığı rolün farkına varmalıdır. Dünyada (mikro çip kullanmayan) bilgisayar üretebilen ikinci tesis 1952’de SSCB’de kurulmuştu. Bu sayede 1956’dan itibaren pek çok işlem tamamen otomatikleştirilmişti. Bunun ardından bilgisayarlaştırma ve otomasyon teknolojisinin sonu geldi. Bu alandaki tekel ise ABD’ye bırakıldı. Otomasyonu ve sonuçta yüklü miktarda üretimi mümkün kılacak olan bilgisayarlaştırma teknolojisi rededildi. Planlamayı çok kolaylaştırıp direkt hale getirecek, sonuçta da komünizme geçişi çok kolaylaştıracak olan bilgisyarlaştırma reddedildi. Aynı zamanda tüm planlama yönetimi adeta bir yoyoya çevrildi, sosyalizmin ekonomik yasalarını uygulamak da böylece imkansız hale geldi. Kapitalizm restorasyoncuları bu şekilde ekonomiyi çıkmaz bir yola götürdükleri gerçeğinin öyle kolayca ve bariz görülebilir olmasını istemediler; otomasyon teknolojisini kullanarak üretimde bolluğa ulaşmayı da kesinlikle istemediler, ve sonuç olarak tüm mülklerin bu bolluk üzerinde temellenecek olan komünal mülke dönüşmesini istemediler. “Ürün ticareti”ne karşı çıkarak “emtia ticareti”ne takılıp kalmaları da şüphesiz bu nedenledir! Planlamanın bilgisayarlaştırılmasına ve yine bilgisayarlaştırma yoluyla üretimin otomasyonuna karşı çıkmaları da bu nedenle şaşırtıcı değildir. Şunu da unutmayalım: “Devrimci şiddet”le gelecek olan “proletarya diktatörlüğü”ne dayalı devrimi savunanlardan tek birinin bile bilgisayarlaştırma gibi, ister SSCB’de ister halk demokrasilerinde yahut kendi ülkelerinde olsun, modern proleter sosyalizm-komünizmi kurmamak gerçeğiyle direkt ilişkili tatsız bir konuya değindiğini hayatta göremezsiniz. Fakat devrimden bashetmek ucuz ve ganidir!) D)    Tüm bunlar sonucunda gizli zeka servisleri dahil askeri güç üzerinde de bu ülkeler tekele sahiptir. İngiltere’nin askeri ve istihbarat eylemlerinde ABD ile “özel bir ilişkisi” olduğu asla unutulmamalıdır. Hele ki ABD ve İngiltere’de, aynı zamanda İngiltere kontrolü altındaki Kanada, Avustralya veYeni Zelanda’da olan biten her şeyi görüp duyan “5 göz”ü de unutmamalıyız. İşte bu “5 göz” sayesinde gerçekleşen, bilgisayarlaştırma, internet ve iletişimin tüm formları üzerindeki üzerindeki tekel, ABD ve İngiltere tarafından yönetilen bugünkü istihbarat aktiviteleri ve askeri aktiviteler için merkezi öneme haizdir.   E)    Tüm bu tekeller ABD ve İngiltere’nin, Amerikan kozmopolitanizmi yoluyla “kültür ve etik” üzerinde kurduğu tekel etrafında döner! “Birey kültü”nü hatırlayalım. Bu kültür, bu kült kültürü sayesinde “para kazanan”, zengin ve ünlü olan “kişilik kültleri”, yani sanat, edebiyat, her tür medya, bilim ve politika “starları” etrafında döner. Ordu ve kraliyet aileleri bile bunun bir parçasıdır. Eğer tüm casuslar ortaya çıkıp kendileri için bu “ün” ve servetten birazını talep ederse şaşırmayın! Savaş çıkarıcıların insanlığa karşı suç işleyen suçlular değil, roman, gazete, büyük ve küçük ekran “kahramanı”; savaş propagandacılarının insanlık suçlusu değil yazar, sunucu ve buna benzer şeyler olduğu; bilim ve teknolojiyi toplu katliamcılar için daha da büyük ve “daha da iyi”  ölüm kampları inşa etmek için kullananların adına bilim insanı dendiği; fahişeliğin hem kadın hem erkek yine fahişelerin kendisi tarafından seçme hakkı olarak savunulduğu ve buna bir son vermek isteyen herkesin fahişe olma hakkını savunmak uğruna yine fahişeler tarafından yerlere vurulduğu (tıpkı bir Rus televizyon dizisinde olduğu gibi!), milyonları aç bırakan ekonomik politikaları üretenlerin “en iyi ekonmistler”, savaş çıkarıcıların (Nobel ödüllerinde olduğu gibi) barış yapıcılar olarak onurlandırıldığı, işte bu gangster, cinayet hikayeleri, “seks, uyuşturucu ve rock and roll” kültürü; onur, şeref, ve dürüst iş yapmanın tasvip edilmediği bu düpedüz toplumsal çürüme ABD ve İngiltere liderliğinde gerçekleşiyor olup, bu kozmopolitan “kültür” ve “etik” tekelinde yer alan herkes de yine ABD ve İngiltere tarafından gönüllü ve boyun eğer bir şekilde yönetilmektedir.