DOĞRUDAN DEMOKRASİ (KOMÜNİST PARTİSİ) SAYFASINA HOŞGELDİNİZ

Değişikler | Yeni Eklemeler

KOMÜNİST ENTERNASYONAL PROGRAMI -1928

Emperyalizm çağı, kapitalizmin ölüm çağıdır. Dünya ekonomisinin büyüyen üretici güçleriyle devlete ilişkin sınırlamaların meydana getirdiği derin çelişkinin doğrudan sonucu olarak, 1914-18 Dünya Savaşı ile onun zincirlerinden boşalttığı genel bunalım, sosyalizmin maddi önkoşullarının kapitalist toplumun bağrında şimdiden olgunlaşmış bulunduğunu kanıtlamaktadır; ve yine kanıtlamaktadır ki, kapitalist kabuk, insanlığın gelişiminin devamı için dayanılmaz bir zincir haline gelmiştir ve tarih, kapitalizmin boyunduruğunun devrimle ortadan kaldırılmasını gündeme getirmiştir.

Kapitalist gücün merkezlerinden sömürge dünyasının en uzak köşesine kadar her yerde, emperyalizm, bütün ülkelerin proleterlerinden oluşan muazzam yığını finans ­kapital plütokrasisinin diktatörlüğü altına sokmaktadır. Emperyalizm, kaba kuvvetle, kapitalist toplumun bütün çelişkilerini açığa çıkarmakta ve derinleştirmekte, sömürülen sınıfların ezilmesini en uç noktalarına vardırmakta ve kapitalist devletler arasındaki mücadeleyi had safhaya ulaştırmaktadır. Böylelikle o, egemen rejimi, bütünüyle, en derin noktalarına kadar sarsan, dünyayı saran önüne geçilmez emperyalist savaşlara neden olmakta ve kesin bir zorunlulukla proleter dünya devrimine yol açmaktadır.

Emperyalizm bütün dünyayı finans-kapitalin, zincirlerine vurmakta, bütün ülkelerin, ulusların ve ırkların proleterlerini açlık, kan ve demirle boyunduruğu altına sokmakta ve proletaryanın sömürülmesini, ezilmesini ve köleleştirilmesini ölçüsüz biçimde arttırmaktadır. Böylelikle emperyalizm, proletaryanın önünde doğrudan doğruya, iktidarı fethetme görevini koymakta ve işçileri, bütün sınır taşlarını, bütün ulus, kültür, dil, ırk, cinsiyet ve meslek ayrımlarını aşarak bütün ülkelerin proleterlerinin birleşik uluslararası ordusu olarak biraraya gelmeye zorlamaktadır. Sosyalizmin maddi önkoşullarının yaratılması sürecini geliştiren ve sonuna vardıran emperyalizm böylece, proletaryanın önüne işçilerin uluslararası mücadele örgütünde örgütlenme zorunluluğunu koyarak, aynı zamanda kendi mezar kazıcılarının ordusunu biraraya getirmektedir.

Öte yandan emperyalizm, işçi sınıfının büyük yığınından, maddi varlığı en güvenli olan bir bölümü çekip kopartmaktadır. İşçi sınıfının, emperyalizm tarafından satın alınan ve rüşvet verilen bu üst tabakasının Sosyal-Demokrat partilerin yönetici kadrolarını oluşturan bu tabakanın, sömürgelerdeki emperyalist sömürüden çıkarları vardır, (bu tabaka -ç) kendisini "kendi" burjuvazisine ve "kendi" emperyalist devletine sadakatle teslim etmiştir ve sınıf mücadelelerinin belirleyici anlarında proletaryanın sınıf düşmanları kampında yer alır. Sosyalist hareketin 1914 yılında bu ihanet yüzünden uğradığı bölünme ve burjuva işçi partileri haline gelen sosyal-demokrat partilerin ihanetlerini sürdürmeleri, açıkça gösterdi ki: Uluslararası proletarya, tarihi misyonunu emperyalist boyunduruğun yok edilmesi ve proletarya diktatörlüğünün kurulması­ ancak sosyal-demokrat partilere karşı yorulmadan sürdüreceği, mücadele içerisinde yerine getirebilir. Dünya devrim güçlerinin örgütlenmesi bu nedenle sadece komünizm platformunda mümkündür. Sosyal-Demokrasinin, işçi sınıfı içinde emperyalizmin ajanı haline gelen oportünist İkinci Enternasyonale karşı, kaçınılmaz olarak Üçüncü Enternasyonal, Komünist Enternasyonal -işçi sınıfının, bütün dünyadaki devrimci işçilerin gerçek birliğini cisimleştiren uluslararası örgütü-­ oluştu.

1914-18 savaşı, İkinci Enternasyonal'e, sosyal-şöven Enternasyonal'e karşı bir ağırlık olarak, savaşçı emperyalizme karşı bir direniş aracı olarak, yeni devrimci bir Enternasyonal'in oluşturulması yolunda ilk girişimlerin yapılmasına yol açtı (Zimmerwald, Kienthal). Proletarya devriminin Rusya'daki zaferi, kapitalizmin merkezlerinde ve sömürgelerde komünist partilerin kurulması yönünde itilim sağladı. 1919 yılında, tarihte ilk kez Avrupa ve Amerikan proletaryasının öncüleriyle Çin'in ve Hindistan'ın proleterlerini ve Afrika ve Amerika'nın zenci emek kölelerini devrimci mücadele pratiği içersinde birleştiren Komünist Enternasyonal kuruldu.

Komünist Enternasyonal, proletaryanın bu birleşik ve merkezi uluslararası partisi, Birinci Enternasyonal'in ilkelerini devrimci proleter kitle hareketinin yeni zemini üzerinde tek başına sürdürmektedir. Birinci emperyalist savaştan ve bunu izleyen, kapitalizmin devrimci bunalım döneminden çıkan dersler -Avrupa ve sömürge ülkelerdeki devrimler zinciri; Sovyetler Birliği'nde proletarya diktatörlüğü ve sosyalizmin kuruluş deneyleri; Komünist Enternasyonal'in bütün seksiyonlarının, Kongrelerinin kararlarıyla saptanan deneyleri; nihayet emperyalist burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelenin gitgide uluslararasılaşması- bütün bunlar, Komünist Enternasyonal'in, bütün seksiyonlarca benimsenmiş tek bir ortak programa sahip olmasını zorunlu kılmaktadır. Uluslararası devrimci proletarya hareketinin bütün tarihi deneylerinin en geniş kapsamlı ve eleştirel genellemesi olarak Komünist Enternasyonal programı, dünya çapında proleter diktatörlüğü uğrundaki mücadelenin programıdır, dünya komünizmi mücadelesinin programıdır.

Komünist Enternasyonal, burjuvazi ve onun "sosyalist" ajanları karşısında, köleleştirilen ve sömürülen milyonlara önderlik yapan devrimci işçileri bayrağı altında toplamaktadır. Komintern kendisini, Marx'ın bizzat yönettiği örgütlerin, "Komünistler Birliği"nin ve Birinci Enternasyonal'in tarihi vasiyetinin uygulayıcısı ve İkinci Enternasyonal'in savaş ­öncesi dönemdeki en iyi geleneklerinin mirasçısı olarak görmektedir. Birinci Enternasyonal proletaryanın sosyalizm için vereceği uluslararası mücadelesinin manevi önkoşullarını yarattı. İkinci Enternasyonal, en iyi dönemlerinde, işçi hareketinin geniş kitleler arasında geniş çapta gelişmesi için zemin hazırladı. Üçüncü, Komünist Enternasyonal, Birinci Enternasyonal'in eserini sürdürüyor, İkinci Enternasyonal'in oportünizmini ve sosyal-şovenizmini, sosyalizmin burjuvaca çarpıtılmasını bir kenara atarken onun çalışmalarının meyvalarını toplamakta ve proletarya diktatörlüğünün gerçekleştirilmesi ( çabasına) başlamaktadır. Komünist Enternasyonal uluslararası işçi hareketinin bütün şerefli, kahramanca geleneklerini sürdürüyor: İngiliz Çartistlerinin ve Fransız 1831 isyancılarının geleneklerini; 1848'in devrimci Alman ve Fransız işçilerinin geleneklerini; Paris Komünü'nün ölmez savaşçılarının, şehitlerinin geleneklerini; Alman, Macar ve Fin devrimlerinin cesur askerlerinin; Çarlık despotluğu (zamanının -ç) işçilerinin ve proletarya diktatörlüğünün muzaffer taşıyıcılarının; Çin proleterlerinin -Kanton ve Şanghay kahramanlarının­- geleneklerini sürdürüyor.

Dünyanın her yanındaki, tüm ulusların devrimci işçi hareketlerinin tarihi deneylerine dayanan Komünist Enternasyonal, teorik ve pratik faaliyetinde, koşulsuz olarak devrimci Marksizm temeline ve onun geliştirilmiş haline, emperyalizm ve proleter devrimleri döneminin Marksizminden başka bir şey olmayan Leninizm temeline dayanmaktadır.

Komünist Enternasyonal, Marx ve Engels'in diyalektik materyalizminin mücadelesini ve propagandasını yapar ve gerçekliği, devrimci biçimde dönüştürmek üzere kavramada devrimci yöntem olarak onu kullanır; burjuva dünya görüşü ile teorik ve pratik oportünizmin bütün oyunlarına karşı aktif biçimde mücadele eder. Tutarlı proleter sınıf mücadelesi temelinde, proletaryanın geçici, grupsal, ulusal ve kısmi çıkarlarını, onun sürekli, genel, uluslararası çıkarlarına tabi kılar. Reformistlerin, burjuvaziden abartarak öne sürdüğü "sınıf barışı" öğretisinin, gerçek yüzünü bütün biçimleriyle acımasızca açığa çıkartır. Kapitalist sistemin mezar kazıcılarının, yani devrimci proletaryanın uluslararası örgütüne duyulan tarihi ihtiyacı karşılayan Komünist Enternasyonal, programına proletarya diktatörlüğüyle komünizmi alan ve uluslararası proletarya devriminin örgütleyicisi olarak açıkça ortaya çıkan biricik uluslararası güçtür. KAPİTALİST DÜNYA SİSTEMİ, GELİŞİMİ VE ZORUNLU ÇÖKÜŞÜ

  1. Kapitalizmin Genel Hareket Yasaları ve Sanayi Sermayesi Dönemi

Meta üretiminin gelişimi temelinde ortaya çıkan kapitalist toplum, kapitalistler ve toprak ağaları sınıfının en önemli ve belirleyici üretim araçları üzerindeki tekeliyle, -üretim araçlarından yoksun bırakılmış-, işgücünü satmak zorunda bulunan proleterler sınıfının ücretli emeğinin sömürülmesiyle karakterize edilir; kapitalist toplum, kar amacı güdülerek yapılan meta üretimiyle ve bir bütün olarak üretim sürecinin bütün bunlarla bağlantılı olan plansızlığı ve anarşisiyle karakterize edilir. Sömürü ilişkisi ve burjuvazinin ekonomik egemenliği, siyasal ifadesini, proletarya üzerindeki baskı aracı olarak sermayenin devlet örgütlenmesinde bulur.

Kapitalizmin tarihi, Marx'ın, kapitalist toplumun gelişim yasalarına ve bütün kapitalist sistemin çöküşüne yol açacak olan çelişkilerine ilişkin öğretisini tümüyle doğrulamıştır.

Kar peşinde koşması, burjuvaziyi, üretici güçleri gitgide artan ölçülerde geliştirmek ve kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliğini sağlamlaştırmak ve genişletmek zorunda bıraktı. Kapitalizmin gelişimi, böylelikle, kapitalist sistemin bütün iç çelişkilerini, her şeyden önce emeğin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin özel niteliği arasındaki, üretici güçlerin gelişmesi ile kapitalizmin üretim ilişkileri arasındaki temel çelişkiyi sürekli olarak daha üst düzeyde yeniden-üretti. Özel mülkiyetin üretim araçları üzerindeki egemenliği, bu üretimin anarşik-ilkel gidişi; üretimin sınırsız biçimde genişletilmesi eğilimi ile proleter yığınların kısıtlı tüketimi arasındaki karşıtlıkla (genel aşırı üretim) bağlantılı olarak, değişik üretim dalları arasındaki ekonomik dengenin bozulmasına yol açtı; bu, dönemsel olarak geri gelen, yıkıcı bunalımları ve kitlesel işsizliği beraberinde getirdi. Özel mülkiyetin egemenliği ifadesini başkaca, tek tek kapitalist ülkeler içindeki rekabet gibi, sürekli olarak genişleyen dünya pazarındaki rekabette de bulur. Kapitalistler arasındaki hasımlığın bu biçimi, kapitalist gelişimin ayrılmaz yan sonuçları olarak bir dizi savaşa yol açtı. Büyük işletmenin teknik ve ekonomik üstünlüğü, rekabet mücadelesinde kapitalizm-öncesi ekonomi biçimlerinin bastırılmasını ve ortadan kalkmasını getirdi ve sermayenin artan yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine ­neden oldu. Yoğunlaşma ve merkezileşme yasası, sanayide, her şeyden önce küçük işletmelerin doğrudan doğruya çöküşlerinde ve kısmen onların büyük işletmelerin yardımcı organları konumuna düşürülmesinde ifadesini bulur. Toprak tekelinin ve mutlak rantların varlığı nedeniyle zorunlu olarak genel gelişme temposunun gerisinde kalan tarımda, yoğunlaşma ve merkezileşme yasası, sırf köylülüğün ayrışmasında ve geniş köylü tabakalarının proleterleşmesinde değil, her şeyden önce küçük köylü ekonomilerinin açık ve gizli biçimlerde büyük sermayenin diktatörlüğü altına sokulmasında da ifadesini bulur; bu sırada küçük işletme, bağımsız görüntüsünü ancak iş randımanını en üst noktaya kadar yükselterek ve sistemli biçimde düşük tüketime yönelerek ayakta tutabilir.

Artan makine kullanımı, tekniğin ilerleyen mükemmelleşmesi ve bu temel üzerinde sermayenin organik bileşiminin sürekli olarak yükselişine, işin giderek daha fazla bölünmesi, emeğin üretkenliğinin ve yoğunluğunun artışı eşlik etmiştir. Bu, kadın ve çocuk emeğinin gittikçe daha çok kullanılması sonucunu vermiş ve proleterleşen ve köylerden göçe zorlanan köylüler gibi kentlerin yoksullaşan küçük ve orta ­burjuvazisince de sayıca çoğaltılan, dev bir sınai yedekler ordusu yaratmıştır. Toplumun iki kampa bölünmesi: bir kutupta küçük bir büyük sermayeciler kümesinin, öteki kutupta dev proleter yığınların yer alması; işçi sınıfının sömürü oranının kesintisiz biçimde yükselmesi; kapitalizmin temel çelişkilerinin ve bunların sonuçlarının bir üst düzeyde yeniden -üretilmesi; gitgide büyüyen toplumsal eşitsizlik; bizzat kapitalist üretim mekanizmasının biraraya getirdiği ve eğittiği proletaryanın büyüyen isyanı bütün bunlar kapitalizmin temel direklerini kemirmiş ve onun yıkılış anını yaklaştırmıştır.

Aynı zamanda kapitalist toplumun sosyal ve kültürel hayatında da derin bir dönüşüm gerçekleşmiştir: burjuva rantiye tabakaların parazitler haline gelerek yozlaşmaları; kadının kitlesel biçimde toplumsal üretimin içine çekilmesi ile büyük ölçüde daha eski ekonomik evrelerden bugüne gelen ev ve aile hayatı biçimleri arasındaki büyüyen çelişkinin sonucu olarak genelde ailelerin bozulması; işin en uç noktalarına kadar uzmanlaştırılması temelinde, manevi ve kültürel hayatın giderek daha fazla bayağılaşması ve dumura uğraması, kent hayatının yozlaşması ve kırsal hayatın darlığı; burjuvazinin, doğal bilimlerdeki muazzam ilerlemelere rağmen bilimsel bir dünya görüşü sentezine ulaşmadaki yeteneksizliği; idealist, mistik ve dini batıl inançların çoğalması -bütün bu görüngüler kapitalist sistemin yaklaşan tarihi sonunu bildirmişlerdir.

  1. Finans Kapital Dönemi (Emperyalizm)

Sanayi sermayesinin egemenlik dönemi özünde, bir "serbest rekabet" evresi, hala özgür kalmış sömürgelerin paylaşılması ve onların silah zoruyla istila edilmesi yoluyla, kapitalizmin bütün yerküre üzerinde görece düzenli bir gelişim ve genişleme gösterdiği evreydi. Bu arada kapitalizmin iç çelişkileri kesintisiz biçimde büyümekte ve bunların ağır yükü her şeyden önce sistemli biçimde yağmalanan, yıldırılan ve köleleştirilen sömürgeler periferisine yığılıyordu. Bu dönemi 20. yüzyılın başında emperyalizm, yani kapitalizmin sıçramalı, çelişki dolu gelişiminin, serbest rekabetin yerini hızla tekelciliğin aldığı dönem izledi. Daha önceki bütün "özgür" sömürgelerin artık paylaşılmış bulunduğu bu dönemde, sömürgelerin yeniden paylaşılması ve etki alanları için girişilen çatışmalar, giderek, daha çok bir silahlı savaş niteliğine bürünmüştür.

Böylece, kapitalizmin dünyayı saran çelişkileri, en berrak ifadelerini emperyalizm (finans-kapital) döneminde buldular. Emperyalizm, kapitalizmin tarihi bakımdan yeni bir biçimi, kapitalist dünya ekonomisinin değişik öğeleri arasında yeni bir ilişki ve kapitalist toplumun temel sınıfları arasındaki ilişkilerde bir biçim değişikliğidir.

Bu yeni tarihi dönem, kapitalist toplumun en önemli hareket yasaları temelinde gelişti, sanayi kapitalizminin gelişmesinden, onun tarihi devamı olarak doğdu. Emperyalizm, kapitalizmin bütün temel eğilimlerini ve hareket yasalarını, onun bütün temel çelişkilerini ve antagonizmalarını daha keskin biçimde öne çıkarttı. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi yasası, muazzam tekelci birliklerin (karteller, sendikalar, tröstler), kombine, bankalarca biraraya getirilen dev işletmelerin yeni bir biçiminin oluşmasına yol açtı. Sanayi sermayesinin banka sermayesiyle içiçe geçişi, büyük toprak sahipçiğinin kapitalist örgütler bütünü sisteminin içine çekilmesi ve kapitalizmin bu biçiminin tekelci niteliği, sanayi sermayesi dönemini finans-kapital dönemine çevirdi. Feodal tekel ve ticaret sermayesi tekelinin yerini almış olan sanayi sermayesi döneminin "serbest rekabet"i, şimdi finans-kapitalin tekeline dönüştü. Fakat kapitalist tekeller, içinde doğdukları serbest rekabeti ortadan kaldırmaz, onun üstünde ve yanında yer alırlar ki, bundan dolayı özellikle ağır ve derin köklü bir dizi çelişki, sürtüşme ve anlaşmazlık doğar.

Karmaşık makinelerin, kimyasal süreçlerin ve elektrik gücünün gitgide daha fazla kullanılması, bu temel üzerinde sermayenin organik bileşiminin yükselişi ve, bundan dolayı, en büyük tekelci birliğin yararına daha yüksek kartel fiyatları politikasıyla ancak bir zaman için durdurulabilen kar oranlarındaki düşüş, sömürgelerden elde edilecek aşırı-kar­-avını kamçılar ve dünyanın yeniden paylaşılması için girişilen mücadeleyi daha da sertleştirir. Standartlaştırılan kitlesel üretim yeni dış pazarları gerektirir. Artan hammadde ve yakıt maddeleri talebi, bunların kaynakları uğruna kızgın bir mücadeleye yol açmaktadır. Sermaye ihracı, meta ihracını güçleştiren ve ihraç edilmiş sermayeye aşırı-kar sağlayan yüksek himaye gümrükleri sistemiyle ayrıca teşvik edilmektedir. Bu yüzden sermaye ihracı, kapitalist dünya ekonomisinin tek tek öğeleri arasındaki ekonomik bağlantının temel, özgül biçimi haline geliyor. Nihayet, sömürge pazarları, hammadde kaynakları ve sermaye yatırımı alanları üzerindeki tekelci egemenlik, kapitalist gelişimin genel eşitsizliğini en uç noktalara vardırır ve finans-kapitalin "büyük güç"lerinin, sömürgelerin ve etki alanlarının yeniden paylaşılması uğruna düştükleri çatışmaları keskinleştirir.

Dünya ekonomisinin üretici güçlerinin büyümesi, böylece, ekonomik hayatın biraz daha uluslararasılaşmasına, ama aynı zamanda en güçlü finans-kapital devletleri arasında bölüşülen dünyanın yeniden paylaşılması için verilen mücadeleye yol açar. Bunlar arasındaki kavganın yöntemleri değişiyor ve Keskinleşiyor; fiyat düşürmenin yerini yavaş yavaş zora dayalı baskı (boykot, yüksek himaye gümrükleri politikası, gümrük savaşları, kelimenin gerçek anlamıyla savaşlar, vb.) almakta. Bu nedenle, boyutları ve yıkıcı etkileri bakımından tarihte örneği bulunmayan emperyalist savaşlar, zorunlu olarak kapitalizmin tekelci biçimine eşlik etmektedir.

  1. Emperyalizmin Güçleri ve Devrim Güçleri

Kapitalizmin emperyalist biçimi, egemen sınıfın çeşitli fraksiyonlarını biraraya getirme ve geniş proleter yığınını, tekil girişimcinin değil, giderek bütün kapitalistler sınıfının ve onların devlet zorunun karşısına dikme eğilimindedir. Kapitalizmin bu biçimi, çok dar hale gelen ulusal devlet sınırlarını parçalar ve büyük kapitalist devletlerin egemen ulusunun siyasal iktidar alanını genişletir. Bu devletin karşısına, ulusal bakımdan ezilen halkların, küçük uluslar denen ulusların ve sömürge halkların milyonlardan oluşan yığınını çıkartır. Nihayet kapitalizmin bu biçimi, emperyalist devletler arasındaki çelişkileri had safhaya vardırır.

Finans-kapital oligarşisinin diktatörlüğü ve onun yoğunlaşmış iktidar gücünün ifadesi haline gelen devlet iktidarı, bu biçimde burjuvazi açısından özel bir önem kazanır. Bu emperyalist çok uluslu devletin işlevleri her yönde genişler. Dış pazardaki mücadele (ekonominin askeri amaçlarla seferber edilmesi) yanında işçi sınıfına karşı mücadeleyi de kolaylaştıran, devlet kapitalizmi biçimini geliştirir; militarizm (kara ordusu, deniz ve hava filosu, kimya ve bakteriyolojinin bu alanda kullanılması) dev boyutlarla büyümekte; emperyalist devletin işçi sınıfı üzerindeki baskısı (sömürünün artması ve bürokrat-reformist yukarı tabakalara sistemli biçimde rüşvet yedirme politikasıyla birlikte doğrudan baskı) artmakta -bütün bunlar, devlet iktidarının özgül ağırlığının aşırı ölçüde artmasının bir ifadesidir. Bu koşullar altında, proletaryanın önemli önemsiz her eylemi, devlet iktidarına karşı (girişilen) bir eylem, yani siyasal bir eylem olmaktadır.

Bu biçimde, kapitalizmin gelişimi öncelikle de onun emperyalist dönemi, kapitalizmin en temel çelişkilerini daha büyük boyutlarda yeniden üretiyor. Küçük kapitalistler arasındaki rekabet, sadece büyük kapitalistler arasındaki rekabete yer açmak için sona eriyor; büyük kapitalistler arasında rekabetin hafiflediği her yerde ise kapitalist para babalarının dev birlikleri ile devletler arasındaki rekabet alevlenmektedir; bunalımlar, yerel ve ulusal çapta olmaktan çıkıp, bir çok ülkeyi saran bunalımlar, sonunda da dünya bunalımları haline gelmektedir; yerel nitelikteki savaşların yerini (devletlerin oluşturduğu -ç) koalisyonların savaşları ve dünya savaşları almakta; sınıf mücadelesi, tekil işçi guruplarının birbirinden kopuk faaliyetleri olmaktan çıkıp ulusal sınıf mücadelesine ve nihayet dünya proletaryasının dünya burjuvazisine karşı verdiği uluslararası mücadeleye dönüşüyor. Finans kapitalin, kudretli bir biçimde biraraya gelen güçlerine karşı, sonuçta iki devrimci temel güç toplanmaktadır: kapitalist ülkelerin işçileri ve yabancı sermaye tarafından baskı altında tutulan sömürgelerdeki halk yığınları; bunlar, uluslararası devrimci proletarya hareketinin önderliği ve hegemonyası altında yürümektedirler.

Ancak Avrupa, Amerika ve Japonya proletaryasının belirli bölümlerinin emperyalist burjuvazi tarafından rüşvetle satın alınması ve sömürge, yarı-sömürge ülkelerin, devrimci hareket karşısında korkuya kapılan ulusal burjuvazisinin ihaneti yüzünden, bu temel devrimci eğilim bir zaman için felce uğramıştır. Emperyalist güçlerin burjuvazisi genelde dünya pazarındaki konumu nedeniyle (daha gelişkin teknik, kar oranının daha yüksek olduğu ülkelere sermaye ihracı vb.) ve sömürgelerle yarı-sömürgelerin yağmalanması sayesinde ilave (ekstra) karlar sağlamaktadır. O bu karları, "kendi" işçilerinin bir bölümünün iş ücretini yükseltmede ve böylece onları "kendi" anavatanlarındaki kapitalizmin gelişmesinden, sömürgelerin yağmalanmasından ve emperyalist devlete teslim olmaktan çıkar sağlar hale getirmede kullanmaktadır. Bu sistemli rüşvet verme (taktiği -ç), en güçlü emperyalist ülkelerde, özellikle büyük çapta sürdürülmektedir; bu, işçi aristokrasisinin ve işçi sınıfının bürokrat tabakalarının (yani proletarya içinde burjuva etkilerin doğrudan taşıyıcısı ve kapitalist düzenin en iyi dayanağı olduklarını kanıtlamış bulunan, sosyal demokrasinin ve bürokrasinin yönetici kadrolarının) ideolojisinde ve pratiğinde, göze batan bir biçimde yansımaktadır.

Fakat emperyalizm, işçi sınıfının rüşvet yiyen yukarı tabakasının büyümesine yol açıyorsa da sonuçta bu, yukarı tabakanın işçi sınıfı üzerindeki etkisini sarsmaktadır. Çünkü emperyalizmin çelişkilerinin keskinleşmesi, geniş işçi yığınlarının durumlarının bozulması ve proletaryanın işsizliği, savaşların getirdiği dev boyutlu fazla-harcamalar, belirli güçlerin dünya pazarındaki tekelci konumlarını yitirmeleri ve sonuç olarak sömürgelerin kaybedilmesi vb., sosyal emperyalizmin yığınlar arasındaki temellerini zayıflatmaktadır. Aynı şekilde, sömürge ve yarı sömürgelerdeki burjuvazinin çeşitli tabakalarının sistemli biçimde satın alınması, bunların ulusal devrimci harekete ihaneti ve emperyalist büyük güçlere yakınlaşması, devrimci bunalımın gelişimini bir dönem için felce uğratmaktadır. Sonuç olarak bu gelişme, emperyalist baskının artmasına, ulusal burjuvazinin halk yığınları üzerindeki etkisinin azalışına, devrimci bunalımın şiddetlenmesine, geniş köylü yığınlarının katılımıyla tarım devriminin zincirlerinden boşanmasına yol açıyor ve böylece sömürge halk kitlelerinin bağımsızlık ve tam ulusal kurtuluş uğruna verdiği mücadelelerde hegemonyayı proletaryanın almasının önkoşullarını yaratıyor.

  1. Emperyalizm ve Kapitalizmin Yıkılışı

Emperyalizm, dünya kapitalizminin üretici güçlerini büyük ölçüde geliştirdi; toplumun sosyalist örgütlenmesi için gereken maddi önkoşulların yaratılmasını sağladı. Emperyalist savaşlar, dünya ekonomisinin üretici güçlerinin emperyalist devletlerin sınırlarını aşacak ölçüde gelişmiş bulunduğunu ve ekonominin, dünyayı bütünüyle kapsayan uluslararası çapta örgütlenmesini zorunlu kıldığını kanıtlamakta. Emperyalizm bu çelişkiyi bütün dünya ekonomisini örgütleyerek, devlet-kapitalizmini benimseyen tek bir dünya tröstüne giden yolu ateş ve kılıçla açarak çözmeye çalışıyor. Sosyal-Demokrat ideologlar, bu kanlı ütopyayı, yeni, "örgütlenmiş" kapitalizmin barışçıl bir yöntemi diye göklere çıkartıyorlar. Gerçekte bu ütopya öylesine büyük aşılmaz nesnel engellere çarpıyor ki, kapitalizm kendi özgün çelişkilerinin yükü altında, kesinkes çökmek zorunda bulunuyor. Emperyalist dönemle birlikte daha da keskinleşen kapitalizmin dengesiz gelişme yasası, emperyalist güçlerin kalıcı ve sağlam uluslararası birleşmelere gitmelerini imkansız kılıyor. Sermayenin son sınırına -dünya tröstü-­ kadar merkezîleşmesine giden yolu simgeleyen ve dünya savaşları haline gelen emperyalist savaşlar, öylesine yıkımlara yol açıyor, işçi sınıfının ve sömürgelerdeki milyonlarca proleter ve köylünün sırtına öylesine ağır yükler bindiriyor ki, kapitalizmin, proletarya devriminin darbeleri altında kaçınılmaz olarak çok daha erken yıkılması zorunlu oluyor.

Emperyalizm, kapitalist gelişimin bu en üst evresi, dünya ekonomisinin üretici güçlerini dev boyutlara ulaştırıyor, bütün dünyayı kendisine benzetecek tarzda biçimlendiriyor ve bütün sömürgeleri, bütün ırkları, bütün halkları, finans kapitalce sömürülmeye götüren akıntının içine çekiyor. Sermayenin tekelci biçimi aynı zamanda, giderek artan ölçüde, kapitalizmin parazitleşerek yozlaşmasının, çürümesinin ve çökmesinin öğelerini geliştiriyor. Tekelci sermaye, hareket ettirici güdü olarak rekabeti belirli bir dereceye kadar dışta bırakmakta, yüksek kartel fiyatları politikası izlemekte ve pazarlar üzerinde sınırsız hakimiyete sahip olmaktadır; bu arada, üretici güçlerin ilerki gelişmesini engellemek eğilimi göstermektedir. Emperyalizm, sömürgelerdeki milyonlarca işçi ve köylüyü ezip suyunu çıkartarak elde ettiği, dev boyutlardaki aşırı-karlardan oluşan ölçüsüz zenginlikleri istif etmektedir. Böylelikle o, çürüyen, parazit haline gelerek yozlaşan rantiye devlet modeli ile, kupon keserek yaşayan bütün bir asalaklar tabakasını yaratır.

Sosyalizmin maddi önkoşullarının yaratılması (üretim araçlarının yoğunlaşması, emeğin dev boyutlarda toplumsallaştırılması, işçi örgütlerinin güçlenmesi) sürecini tamamlayan emperyalizm dönemi, aynı zamanda "büyük güçler" arasındaki çelişkileri keskinleştirir ve birlik içindeki dünya ekonomisinin parçalanmasına yol açan savaşlara neden olur. Emperyalizm bu yüzden, çürüyen, ölen kapitalizmdir. O genelde kapitalizmin gelişiminin son evresi, sosyalist dünya devriminin şafağıdır.

Dolayısıyla uluslararası proletarya devrimi, genelde kapitalizmin, özelde onun emperyalist evresinin gelişim koşullarından doğar. Bir bütün olarak kapitalist sistem nihai çöküşüne yaklaşmaktadır. Finans-kapitalin diktatörlüğü yıkılmakta ve yerini proletaryanın diktatörlüğü almaktadır. KAPİTALİZMİN GENEL BUNALIMI VE DÜNYA DEVRİMİNİN İLK EVRESİ

  1. Dünya Savaşı ve Devrimci Bunalımın Gidişi

En büyük kapitalist devletlerin, dünyanın yeniden paylaşılması uğrunda yürüttükleri emperyalist mücadele, birinci emperyalist dünya savaşına (1914-1918) yol açtı. Bu savaş bütün dünya kapitalist sistemini sarstı ve dolayısıyla onun genel bunalım dönemini başlattı. Savaş, savaşan ülkelerin ulusal ekonomilerinin bütününü kendi hizmetine girmeye zorladı, devlet-kapitalizminin demir yumruğunu yarattı, üretken olmayan harcamaları baş döndürücü bir yüksekliğe çıkarttı, muazzam miktarlarda üretim aracını ve canlı işgücünü yok etti, nüfusun geniş tabakalarını perişan etti ve sanayi işçilerinin, köylülerin ve sömürge halklarının sırtına ölçüsüz yükler bindirdi. Açık devrimci kitle eylemlerine ve iç savaşa dönüşen sınıf mücadelesini keskinleştirdi. Emperyalist cephede, en zayıf noktasından -Çarlık Rusya'sında­ bir gedik açıldı. 1917 yılındaki Şubat Devrimi feodal mutlakiyeti, Ekim Devrimi ise burjuvaziyi yıktı. Bu muzaffer proletarya devrimi, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdi, üretim araçlarını burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin elinden çekti aldı; insanlık tarihinde ilk kez, dev bir ülkede proletarya diktatörlüğünü kurdu ve yerleştirdi, yeni bir devlet tipini, Şuralar (Sovyetler ) Devletini yarattı ve böylece uluslararası proletarya devrimini başlattı.

Bütün dünya kapitalizminin geçirdiği muazzam sarsıntı, sınıf mücadelesinin keskinleşmesi ve proleter Ekim Devrimi'nin doğrudan etkisi, Avrupa'da olduğu gibi sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde bir dizi devrime ve devrimci eyleme yol açtı: Ocak 1918 -Finlandiya'da işçi devrimi; Ağustos 1918 -Japonya'da "Pirinç Ayaklanmaları"; Kasım 1918 -Avusturya ve Almanya'da, yarı-feodal monarşistleri yıkan devrimler; Mart 1919 -Macaristan'da proletarya devrimi, Kore'de ayaklanma; Nisan 1919 -Bavyera'da Şuralar İktidarı; Ocak 1920 -Türkiye'de burjuva-ulusal devrim; Eylül 1920 -İtalya'da fabrikaların işçilerce işgali; Mart 1921 -Almanya'da proleter öncünün ayaklanması; Eylül 1923 -Bulgaristan'da ayaklanma; 1923 sonbaharı -Almanya'da devrimci bunalım; Aralık 1924 -Estonya'da Ayaklanma; Nisan 1925 -Fas'da ayaklanma; Ağustos 1925 -Suriye'de ayaklanma; Mayıs 1926 -İngiltere'de genel grev; Temmuz 1927 -Viyana'da işçi ayaklanması. Endonezya'daki ayaklanma, Hindistan'daki derin kaynaşma, bütün Asya'yı sarsan büyük Çin Devrimi gibi olaylarla birlikte bütün bunlar, uluslararası devrim zincirinin halkaları, kapitalizmin kendisini derinden kasıp kavuran genel bunalımının öğeleridir. Bu uluslararası devrim süreci, proletarya diktatörlüğü için verilen mücadele yanında, sayıları milyonları bulan köylü yığınlarının tarım devrimi ile birbirine kopmaz biçimde bağlı olan anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşlarını ve sömürge ayaklanmalarını da kapsar. Böylece muazzam insan yığınları devrim selinin içine çekildiler. Dünya tarihi, gelişiminin yeni bir evresine geçti: Kapitalist sistemin uzun süreli bir genel bunalım evresine. Dünya ekonomisinin birliği, bu noktada, ifadesini devrimin uluslararası niteliğinde buluyor; dünya ekonomisinin tekil bölümlerinin eşitsiz gelişmesi ise, tek tek ülkelerde devrimin farklı zamanda gerçekleşmesinde yansıyor.

Kapitalizmin had safhadaki bunalımı (1918-1921) içinde yeşeren ilk devrimi yıkma girişimleri, Sovyetler Birliği'nde proletaryanın zaferi ve diktatörlüğünün sağlamlaştırılması ile, başka bir dizi ülkede ise proletaryanın yenilgileriyle sonuçlandı. Bu yenilgiler ilk planda, sosyal-demokrat önderlerin ve sendikal hareketin reformist yöneticilerinin ihanet taktiklerinin, fakat aynı zamanda, işçi sınıfı çoğunluğunun henüz komünistlerin peşinden gitmeyişi ve en önemli devletlerin bir bölümünde komünist partilerin varolmayışı gibi durumların sonucudur. Bu yenilgiler burjuvaziye, proleter yığınları ve sömürge halkları daha fazla sömürerek ve onların hayat düzeylerini hızla daha da düşürerek kapitalizmi kısmen istikrara kavuşturma imkanını verdi.

  1. Devrimci Bunalım ve Karşı-Devrimci Sosyal-Demokrasi

Uluslararası devrimin akışı sırasında, sosyal-demokrat partilerin ve reformist sendikaların yönetici kadroları ve faşist türden kapitalist mücadele birlikleri, giriştikleri aktif mücadelelerle ve kapitalizmin kısmen istikrara kavuşturulması talepleriyle, karşı devrimin en büyük gücü olduklarını kanıtladılar.

1914 ile 1918 arasındaki savaş bunalımına, sosyal-demokrat İkinci Enternasyonal'in rezilane çöküşü eşlik etti. Marx ve Engels'in "Komünist Manifesto"sunun, kapitalizm koşulları altında proleterlerin anavatanı olmadığı yollu tezinin aksine, Stuttgart ve Basel Kongrelerinin savaşa karşı kararlarının aksine, sosyal-demokrat partilerin önderleri, birkaç istisna dışında, savaş kredilerini en ince ayrıntılarına kadar onayladılar; ve kararlı biçimde emperyalist "anavatan"ların (yani emperyalist burjuvazinin devlet örgütleri) savunulmasından yana çıktılar; emperyalist savaşa karşı mücadele etmek yerine onun sadık askerleri, vaizleri ve şakşakçıları haline geldiler (sosyal-yurtseverlik gelişerek sosyal-emperyalizm halini aldı). Bir sonraki aşamada ise, sosyal-demokrasi yağmacı barış antlaşmalarını onayladı (Brest, Versailles); generallerle omuz omuza, proletarya ayaklanmalarının kanla bastırılmasında aktif bir güç oldu (Noske); silah elde, ilk proleter cumhuriyetine karşı savaştı (Sovyet Rusya); iktidarı almış proletaryaya ihanet ve onu düşmana teslim etti (Macaristan); emperyalist Milletler Cemiyeti'ne katıldı (Thomas, Paul Boncour , Vandervelde); sömürge kölelerine karşı açıkça emperyalist köle tacirlerinin safında yer aldı (İngiliz İşçi Partisi); işçi sınıfını hedef alan en gerici cellatları aktif biçimde destekledi (Bulgaristan, Polonya); emperyalist savunma yasalarının çıkarılması yolunda ilk itişi sağladı (Fransa); İngiltere'deki maden işçileri grevinin boğulmasına yardımcı oldu, Çin'in ve Hindistan'ın baskı altında tutulmasına yardımcı oldu ve hala da oluyor (MacDonald Hükümeti); sosyal-demokrasi, emperyalist Milletler Cemiyeti'nin tellalı, sermayenin asker toplayıcısı ve Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğüne karşı sürdürülen mücadelenin örgütleyici gücüdür (Kautsky, Hilferding).

Bu karşı-devrimci politikayı sistemli biçimde yürütmek için, sosyal-demokrasi her iki kanadından da yararlandı: açıkça karşı-devrimci olan sağ kanat, burjuvaziyle yapılan pazarlıklar ve onunla kurulacak dolaysız bağ açısından vazgeçilmez niteliktedir, "sol" ise işçiler üzerinde özellikle incelikli biçimde düzenlenen manevralar yürütmek durumundadır. Pasifist ve, hatta, bazen de devrimci lafızlarla oyununu sürdüren "sol" sosyal-demokrasi, özellikle kritik anlarda işçilerin karşısına geçer (1926'daki genel grev sırasında İngiliz "Bağımsız İşçi Partisi" ve İngiliz Sendikaları Genel Konseyinin "sol" önderleri, Viyana Ayaklanmaları sırasında Otto Bauer ve ortakları, vb.); bu nedenle sol kanat, sosyal-demokrat partilerin en tehlikeli fraksiyonudur. Her ne kadar Sosyal-Demokrasi, işçi sınıfı içinde burjuvazinin çıkarlarının hizmetkarı olarak, tümüyle sınıflı toplum ve burjuvaziyle koalisyon temeli üzerinde ayakta duruyorsa da, belirli dönemlerde muhalif bir parti tutumunu benimseme zorunda kalmaktadır; işçi sınıfının bir bölümünün güvenini kazanmak için ve daha sonra işçi sınıfının uzun süreli çıkarlarına, özellikle belirleyici sınıf mücadeleleri sırasında daha da rezilce ihanet etmek için, ekonomik mücadelesinde proletaryanın sınıf çıkarlarını savunuyor rolü oynar.

Bugün sosyal-demokrasinin oynadığı başrol, emperyalizme karşı mücadelede zorunlu olan proletaryanın birliğini zayıflatmaktır. Sermayeye karşı mücadelede proletaryanın birlik cephesini bölmek ve parçalamakla, sosyal-demokrasi, emperyalizmin işçi sınıfı içindeki temel direği haline gelir. Her renkten uluslararası sosyal-demokrasi, İkinci Enternasyonal ve onun sendikal kolu olan Amsterdam Uluslararası Sendikalar Birliği, böylelikle burjuva toplumunun yedek güçleri ve en güvenilir dayanakları haline gelmişlerdir.

  1. Kapitalizmin Bunalımı ve Faşizm

İşçi sınıfını ezmede ve proletaryanın uyanıklığını yok etmede burjuvaziye yardım eden sosyal-demokrasinin yanında, faşizm de ortaya çıkar.

Emperyalizm döneminde, sınıf mücadelesinin keskinleşmesi ve içsavaş öğelerinin çoğalması özellikle emperyalist dünya savaşından sonra­ parlamentarizmin iflasına yol açtı. Yönetmenin "yeni" yöntem ve biçimlerinin (örneğin "küçük kabine" sistemi, oligarşik grupların kulis ardında faaliyet göstermesi, "halk temsili"nin oynadığı rolün yozlaşması ve saptırılması, "demokratik özgürlükler"in kısıtlanması ve ortadan kaldırılması, vb.) ortaya çıkışı bu yüzdendir. Belirli tarihi koşullarda burjuva-emperyalist gericiliğin; bu saldırı­-süreci, faşizm biçimini alır. Şu türden koşullar sözkonusu: kapitalist ilişkilerin istikrarsızlığı; toplumsal bakımdan deklase (sınıfından kopmuş -ç) öğelerin hatırı sayılır miktarda bulunması; kentlerdeki geniş küçük-burjuva ve aydın tabakalarının yoksullaşması; kırsal küçük-burjuvazinin hoşnutsuzluğu; ve nihayet, proleter kitle eylemlerinin yarattığı sürekli tehlike. İktidarını daha kalıcı ve sağlam kılmak için, burjuvazi, parlamenter sistemden, partiler arasındaki ilişkilerden ve kombinasyonlardan bağımsız olan faşist yönteme geçmeye giderek daha fazla zorlanmaktadır. Faşizm, dolaysız burjuva diktatörlüğü yöntemidir, ve ideolojik bakımdan "ulusal topluluk" ("Volksgemeinschaft") ve "mesleki kol"lara göre temsil (yani aslında egemen sınıfın değişik gruplarının temsil edilmesi) düşüncelerinin ardına gizlenmiştir. Faşizm, kendine özgü bir toplumsal demagoji (anti-Semitizm, arasıra tefeci sermayeye yöneltilen saldırılar, parlamenter "gevezeler meyhanesi"ne beslenen öfke) aracılığıyla, küçük-burjuva, aydın vb. kitlelerinin hoşnutsuzluğunu sömüren bir yöntemdir. Faşist mücadele birlikleri, faşist parti aygıtı ve faşist bürokrasiden oluşan kapalı, paralı bir hiyerarşi inşa ederek, rüşvet dağıtma yöntemidir. Faşizm, aynı zamanda, işçilerin hoşnutsuzluklarından, sosyal-demokrasinin pasifliğinden vb. yararlanıp en geri tabakalarını kazanarak işçi sınıfı içinde de varolmaya çalışmaktadır. Faşizmin ana görevi, işçi sınıfının devrimci öncüsünü, yani proletaryanın komünist kesimlerini ve onun önder kadrolarını yok etmektir. Toplumsal demagoji ve parayla satın alma, aktif beyaz terör ve öte yandan dış politikada emperyalist saldırganlığın en üst noktaya dek yükseltilmesi, faşizmin karakteristik çizgileridir. Burjuvazi için özellikle kritik olan zamanlarda faşizm, anti-kapitalist bir terminoloji kullanır; fakat iktidarını güven altında görür görmez, büyük sermayenin terörist diktatörlüğü olduğunu gittikçe daha fazla gösterir ve üzerindeki anti-kapitalist maskeyi fırlatıp atar.

Varolan siyasal konjonktüre göre, burjuvazi, hem faşist yöntemleri hem de sosyal-demokrasiyle koalisyon yöntemlerini kullanır; bu arada sosyal-demokrasi, özellikle kapitalizm açısından kritik zamanlarda, pek ender olmamak üzere bizzat faşist bir rol üstlenir. Sosyal-demokrasi gelişimi içinde faşist eğilimler gösterir, ama bu, onun, herhangi bir değişme halinde muhalif bir parti olarak burjuva hükümetine karşı çıkmasını önlemez. Faşizm ve sosyal-demokrasiyle koalisyon, her ikisi de, normal kapitalizm için alışılmadık yöntemlerdir. Bunlar kapitalizmin genel bir bunalımın içinde olduğunun belirtileridir ve devrimin ileri yürüyüşünü engellemek için burjuvazi bunlardan yararlanır.

  1. Kapitalizmi İstikrara Kavuşturma Çabasının Çelişkileri ve Kapitalizmin Devrimci Yoldan Yıkılmasının Zorunluluğu

Bütün savaş sonrası dönemin deneyleri kanıtlamaktadır ki, kapitalizmin, işçi sınıfının şiddetle ezilmesi ve onun hayat düzeninin sistemli biçimde düşürülmesi ile sağlanan istikrarı, ancak kısmi, geçici ve çürük bir istikrar olabilir.

Tekniğin bazı ülkelerde yeni bir teknolojik devrimin eşiğine gelen sıçramalı, hummalı gelişmesi, sermayenin gitgide hızlanan yoğunlaşma ve merkezileşme süreci, dev tröstlerin, "ulusal" ve "uluslararası" tekellerin oluşması, tröstlerin devlet gücüyle kaynaşması, kapitalist dünya ekonomisinin büyümesi -bütün bunlar kapitalist sistemin genel bunalımı aşmasını sağlayamaz. Dünya ekonomisinin bir kapitalist ve bir sosyalist bölüme ayrılması, pazarların daralması, sömürgelerdeki anti-emperyalist hareketler, savaştan sonra ortaya çıkan yeni temel üzerinde gelişen kapitalizmin bütün çelişkilerini had derecede keskinleştiriyor. Teknik ilerlemenin ve sanayiin rasyonelleştirilmesinin arka yüzü, bir dizi işletmenin kapanması ve tasfiye edilmesi, üretimin tahdidi, iş­ gücünün son derece acımasızca sömürülmesidir; bütün bunlar şimdiye kadar görülmemiş, dev boyutlarda bir sürekli-işsizliğe yol açmaktadır. İşçi sınıfının durumunun mutlak olarak kötüleşmesi, bir dizi gelişmiş kapitalist ülkelerde bile bir gerçek haline geliyor. Emperyalist devletler arasındaki rekabetin artması ve sürekli savaş tehlikesi, sınıf çatışmalarının gitgide keskinleşen gerilimi, kapitalizmin genel bunalımının ve proleter dünya devriminin yeni, daha yüksek bir gelişim aşamasının önkoşullarını yaratmakta.

İlk emperyalist savaşlar dizisinin (1914-18 arasındaki dünya savaşı) ve bir zamanların Çarlık imparatorluğunda işçi sınıfının kazandığı Ekim Zaferinin sonucu, dünyanın birbirine temelden düşman iki kampa bölünmesi oldu; Emperyalist devletler kampı ve Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğü kampı. Sınıfsal yapıda ve devlet iktidarının siyasal niteliğindeki farklar, iç ve dış politikanın, ekonomi ve kültür politikasının hedeflerindeki ilkesel ayrılık, temelden farklı gelişme doğrultuları -bütün bunlar, kapitalist dünyayı muzaffer proletaryanın devletiyle şiddetli bir çelişki içine düşürüyor. Bir zamanlar bütün halinde bulunan dünya ekonomisi çerçevesinde, bugün iki antagonist sistem birbiriyle mücadele etmektedir: Kapitalizm ve Sosyalizm. Şimdiye kadar, proletaryanın henüz hiçbir yerde devlet iktidarını ele geçirememiş oluşuyla belirlenen, biçimler alan sınıf mücadelesi, bugün tüm dünya işçi sınıfı kendi devletine, uluslararası proletaryanın biricik anavatanına sahip bulunduğu için, muazzam ve gerçekten bütün dünyayı kapsayan bir çerçevede kendini yeniden üretiyor. Bütün dünyanın emekçi ve ezilen yığınları üzerindeki etkisiyle Sovyetler Birliği'nin varlığı, dünya kapitalist sisteminin içine düştüğü derin, bunalımın ve sınıf mücadelesinin tarihte daha önce görülmemiş biçimde genişlemesinin -ve keskinleşmesinin en önemli ifadesidir.

Kendi iç çelişkilerinin üstesinden gelme yeteneğine sahip olmayışıyla, kapitalist dünya, çıkış yolunu, devrimci bunalımın önüne geçilmez büyümesini durdurmayı ve Proleter Cumhuriyetleri Birliği'ni abluka veya savaş yoluyla boğmayı temel amaç alan uluslararası bir ittifak (Milletler Cemiyeti) kurmakta arıyor. Bununla birlikte, devrimci proletaryanın ve sömürgelerdeki ezilen yığınların tüm güçleri Sovyetler Birliği'nin çevresinde toplanıyor: sermayenin kalıcı olmayan, içten çürük, fakat tepeden tırnağa silahlanmış dünya çapındaki koalisyonu karşısında, emeğin bütünlük içindeki dünya koalisyonu bulunuyor. Böylece emperyalist savaşların ilk sonucundan, boyutları ve önemi bakımından evrensel nitelik taşıyan yeni bir temel çelişki doğdu -Sovyetler Birliği ile kapitalist dünya arasındaki çelişki.

Dünya ekonomisinin kapitalist kesiminin iç çelişkileri de keskinleşti. Dünyanın ekonomik ağırlık noktasının Amerika Birleşik Devletleri'ne kayması ve "Dolar Cumhuriyeti"nin bir dünya sömürücüsüne dönüşmesi, ABD ile Avrupa kapitalizmi, özellikle de İngiliz kapitalizmi arasındaki gerilimi artırdı. Eski, tutucu emperyalist ülkelerin en kudretlisi İngiltere ile genç emperyalizmin dünya hegemonyasını şimdiden eline geçirmiş bulunan en güçlü ülkesi, Birleşik Devletlerin anlaşmazlığı, finans-kapitalist devletler arasında, bütün dünyayı saran anlaşmazlıkların ekseni durumuna geliyor. Versay Barış Anlaşması ile yağmalandıktan sonra, ekonomik açıdan yeniden güçlenen ve yeni baştan emperyalist politika yolunda adım atan Almanya, dünya pazarında ciddi bir rakip haline geliyor. Pasifik Okyanusunda çelişmeler daha -da karmaşıklaşıyor, bunların odak noktasını ise Birleşik Devletler ile Japonya arasındaki çatışma oluşturuyor. Bu temel karşıtlıkların yanısıra, değişen, kalıcı-olmayan devlet guruplaşmalarının çıkarları arasındaki çatışma da gelişiyor; burada ikinci dereceden devletler, emperyalist devlerin ve onların oluşturduğu ittifakların araçları rolünü oynuyorlar.

Avrupa iç pazarının savaş nedeniyle daralması, Sovyetler Birliği'nin saf kapitalist dolaşımdan ayrılması, ve en önemli hammadde ve yakıt maddeleri kaynaklarının geniş ölçüde tekelleştirilmesi sonucunda, dünya kapitalizminin sınai aygıtının üretim kapasitesinin yükseltilmesi, kapitalist devletler arasında anlaşmazlıkların doğmasına yol açıyor. Petrol, kauçuk, pamuk, kömür ve demir uğruna, pazarların ve sermaye yatırım alanlarının yeniden paylaşılması uğruna sürdürülen "barışçıl" mücadele, kaçınılmaz olarak yeni bir dünya savaşını tahrik ediyor; bu savaş, hummalı biçimde gelişen savaş tekniğindeki ilerlemelerin büyüklüğü ölçüsünde yıkıcı olacaktır.

Aynı zamanda ana ülkelerle sömürge ve yarı-sömürgeler arasındaki karşıtlıklar da büyüyor. Avrupa emperyalizminin savaş yüzünden belirli oranda zayıflaması, sömürgelerde kapitalizmin gelişmesi, Rus Devriminin etkisi, dünyanın ilk denizaşırı, sömürge imparatorluğu Britanya İmparatorluğu içindeki merkezden kopma eğilimleri (Kanada, Avustralya, Güney Afrika) sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ayaklanmaların patlak vermesini kolaylaştırıyor. Çin halkının yüz milyonlarca insanını silkeleyerek uyandıran büyük Çin Devrimi, emperyalizmin genel yapısında muazzam bir gedik açıyor. Milyonlarca Hintli işçisi ve köylüsü arasında süregelen devrimci mayalanma, dünya emperyalizminin kalesi olan İngiltere'nin egemenliğini yıkmakla tehdit ediyor. Birleşik Devletlerin o kudretli emperyalizmine karşı, Latin Amerika ülkelerinde çeşitli akımların gelişmesi, Kuzey Amerika sermayesinin yayılmasına son verecek bir güçtür. Böylece, dünya nüfusunun, birkaç "büyük güç"ün finans-kapital oligarşisinin boyunduruğu altında bulunan muazzam çoğunluğunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleye çeken, sömürgelerdeki devrimci süreç de, kapitalizmin derin köklü genel bunalımının bir sonucu olarak görünmektedir. Emperyalizmin bir dizi küçük ulusu ezici boyunduruğu altına soktuğu Avrupa'da da, ulusal sorun, kapitalizmin iç çelişkilerini keskinleştiren bir etmendir.

Nihayet, devrimci bunalım iyiden iyiye dayatıcı bir zorunlulukla, bizzat emperyalizmin merkezlerinde de olgunlaşıyor. Burjuvazinin işçi sınıfına karşı, onun hayat düzeyine, örgütlerine, siyasal haklarına karşı giriştiği saldırı yanında, artan beyaz terör, geniş proleter yığınların büyüyen direnişine neden oluyor ve işçi sınıfı ile tröst sermayesi arasındaki sınıf mücadelesini keskinleştiriyor. Sermaye ile emek arasındaki dev mücadeleler, yığınların ilerleyen radikalleşme süreci, komünist partilerin etkilerinin ve itibarlarının yükselmesi, en geniş işçi yığınları arasında proletarya diktatörlüğü ülkesine beslenen sempatinin dev boyutlarla büyümesi bütün bunlar emperyalist merkezlerde yeni bir devrimci kabarmanın yaklaştığını gösteren belirtilerdir.

Böylece, emperyalist güçler arasındaki karşıtlıklar ve anlaşmazlıklarla, sömürgelerdeki milyonların ayağa kalkmasıyla, ana ülkelerdeki devrimci proletaryanın mücadelesiyle ve nihayet dünya devrimci hareketinin önder gücü -Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğü­ tarafından, dünya emperyalizminin yapısı ve onunla birlikte kapitalizmin kısmi istikrarı, değişik yönlerden delik deşik ediliyor. Uluslararası devrim ilerliyor.

Bu devrime karşı emperyalizm bütün güçlerini toparlıyor: sömürgelere yönelik seferler, yeni bir dünya savaşı ve Sovyetler Birliği'ne karşı sefer düzenlenmesi emperyalizmin gündemine girmiştir. Bu durum, kaçınılmaz olarak uluslararası devrimin tüm güçlerinin zincirinden boşanmasına ve kesin bir zorunluluk olarak kapitalizmin yıkılmasına götürüyor. III

KOMÜNİST ENTERNASYONAL'İN NİHAİ HEDEFİ: DÜNYA KOMÜNİZMİ Komünist Enternasyonal'in ulaşmaya çabaladığı nihai hedef, kapitalist dünya ekonomisinin yerine komünizmin dünya sisteminin geçirilmesidir. Tarihi gelişimin bütün akışı boyunca hazırlanan komünist toplum düzeni, insanlığın biricik çıkış yoludur. Çünkü ancak bu toplum, insanlığı yozlaşma ve çökmeyle tehdit eden kapitalist sistemin temel çelişkilerini ortadan kaldırabilir.

Komünist düzen, toplumun sınıflara bölünmesine son verir; yani üretim anarşisine son vererek, insanın insan tarafından ezildiği ve sömürüldüğü bütün biçimleri ortadan kaldırır. Mücadele eden sınıfların yerine, emeğin dünya çapındaki yekpare birliği geçer. Tarihte ilk kez insanlık, kendi kaderini kendi eline alır. Sınıfsal ve ulusal savaşlarda sayısız insan hayatını ve tahmini imkansız zenginlikleri ortadan kaldırmak yerine, insanlık, bütün enerjisini doğal güçlere karşı mücadelede, kendi kollektif gücünü geliştirip yükseltmede kullanır.

Komünist dünya sistemi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırıp bunları kamu mülkiyetine dönüştürür dönüştürmez, dünya pazarının temel güçlerinin ve rekabetin plansız egemenliğinin, toplumsal üretimin körükörüne gelişmesi yerine, bütünün (toplumun bütününün -ç) hızla büyüyen ihtiyaçlarına uygun olarak üretimin toplumsal-planlı biçimde düzenlenmesi geçer. Üretim anarşisi ve rekabetin ortadan kaldırılması konusunda, yıkıcı bunalımlar ile ondan daha da yıkıcı olan savaşlar kaybolur. Üretici güçlerin muazzam ölçülerde israfı ve toplumun sancılı gelişmesi yerini, bütün maddi zenginliklerin düzenli kullanımına ve üretici güçlerin sınırsız, uyumlu ve hızlı bir biçimde serpilmesi sonucu ekonominin rahatça gelişmesine bırakır.

Özel mülkiyetin kaldırılması, sınıfların yokolması, insanın insan tarafından sömürülmesine son verir. Çalışma, sınıf düşmanına yarayan bir yaratma (işi -ç) olmaktan çıkar. Çalışma, salt bir yaşama aracı iken hayatın en başta gelen ihtiyacı durumuna gelir. Yoksulluk ortadan kaybolur, insan üretime hasredilen zamanın büyük ölçüde kısaltılmasını mümkün kılar ve böylelikle kültür alanında tarihte görülmemiş bir çiçek açma dönemini başlatır. Bütün devlet sınırlarını parçalayan, ilk kez birleşen insanlığın bu yeni kültürü, -kapitalizmin tersine­ insanlar arasında açık ve temiz ilişkilere dayanacaktır. Bu nedenle o, mistisizmi ve dini, önyargıları ve batıl inançları bir daha geri gelmemek üzere ortadan kaldıracak ve böylelikle zafere ulaşan bilimsel bilginin gelişmesine çok güçlü bir itilim sağlayacaktır.

Komünist toplumun artık kendi öz temeli üzerinde geliştiği, insanın çok-yönlü gelişmesiyle birlikte toplumsal üretici güçlerin de muazzam bir atılım gösterdiği ve toplumun, sancakları üzerine "Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre" sloganını yazdığı, komünizmin en üst basamağı tarihi önkoşul olarak gelişiminin daha aşağı bir evresinden sosyalizm evresinden geçer. Komünist toplum kapitalist kabuğunu ilkin burada kırmağa başlar, her tür ilişki bakımından -ekonomik, ahlaki ve entelektüel­- o, henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşımaktadır. Sosyalizmin üretici güçleri, emek ürünlerinin tek tek herkesin ihtiyaçlarına göre dağılımını mümkün kılacak ölçüde gelişmemiştir henüz. Dağılım daha çok, çalışmaya göre gerçekleşir. İşbölümü, yani belirli insan gruplarına belirli iş fonksiyonlarının yüklenmesi, burada henüz aşılmamıştır, özgül olarak, kafa ve kol emeği arasındaki karşıtlık temelde sürmektedir. Sınıfların kaldırılmasına rağmen toplumun eskiden sınıflara bölünüşünün kalıntıları, dolayısıyla, proleter devlet iktidarı zor ve hukukun kalıntıları sürmektedir. Böylelikle eşitsizliğin henüz yok olamamış belirli artıkları da varlığını sürdürmektedir. Ortadan kaldırılamamış ve aşılamamış bir karşıtlık da kent ile, kır arasındaki karşıtlıktır. Bununla birlikte eski toplumun bütün bu kalıntıları hiçbir toplumsal güç tarafından korunmaz ve savunulmaz. Bunlar üretici güçlerin belirli bir gelişim basamağına bağlı bulunduklarından, kapitalist toplumun zincirlerinden kurtulan insanlığın hızlı bir tempoyla doğa güçlerini boyunduruğu altına aldığı, kendisini komünizm ruhuyla yeniden eğittiği ve sosyalizmden tam komünizme doğru ilerlediği ölçüde ortadan kalkarlar. IV. KAPİTALİZMDEN SOSYALİZME GEÇİŞ DÖNEMİ VE PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ

  1. Geçiş Dönemi ve İktidarın Proletarya Tarafından Fethi

Kapitalist toplumla komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Bu döneme tekabül eden siyasal geçiş döneminde devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz. Emperyalizmin dünya diktatörlüğünden proletaryanın dünya diktatörlüğüne geçiş, proletaryanın mücadeleleri, yenilgileri ve zaferleriyle dolu uzun bir dönemi; kapitalist sistemin genel bunalımının sürdüğü ve sosyalist devrimlerin, yani proletaryanın burjuvaziye karşı giriştiği içsavaşların olgunlaştığı bir dönemi; devrimci proletaryanın sosyalist hareketleri niteliğinde olmadıkları halde emperyalizmin egemenliğini sarstıkları sürece nesnel olarak dünya proletarya devriminin bir öğesi haline gelen ulusal savaşlar ve sömürge ayaklanmalarıyla dolan bir dönemi; kapitalist ve sosyalist sosyo-ekonomik sistemlerin, dünya ekonomisi içinde, hem silahlı mücadelelere girişerek hem de "barışçıl" ilişkiler kurarak yanyana varoldukları bir dönemi; sosyalist Sovyet devletleri birliğinin oluştuğu, emperyalist devletlerin onlara karşı savaşlar açtığı, bu Sovyet devletlerinin sömürge halklarla gitgide sıkılaşan bağlar kurduğu bir dönemi vb. kapsar.

Ekonomik ve siyasal gelişimin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır. Emperyalizm döneminde bu yasa daha da şiddetlenir. Bu nedenle, uluslararası proletarya devrimi, aynı zamanda, her yerde birden gerçekleşecek tek bir eylem olarak görülmemelidir. Bu nedenle sosyalizmin zaferi, ilkin az sayıda hatta bir tek kapitalist ülkede mümkündür sadece. Fakat proletaryanın bu türden her zaferi, dünya devriminin temelini genişletir ve kapitalizmin genel bunalımını daha da şiddetlendirir. Kapitalist sistem böylece nihai çöküşüne yaklaşır. Finans-kapitalin diktatörlüğü yıkılır ve proletaryanın diktatörlüğü sahneye gelir.

Burjuva devrimleri, zaten oluşmuş ve ekonomik bakımdan egemen duruma gelmiş bulunan bir üretim ilişkileri sisteminin siyasal bakımdan da özgürlüğüne kavuşturulması ve iktidarın bir sömürücü sınıfın elinden bir başkasının eline geçmesi anlamını taşımaktayken, proletarya devrimi, proletaryanın burjuva toplumunun mülkiyet ilişkilerine zorla el atması, sömürücü sınıfların mülksüzleştirilmesi ve iktidarın, toplumun ekonomik temelini radikal biçimde yeniden biçimlendirme ve insanın insan tarafından her türlü sömürülmesini ortadan kaldırma görevini hedef alan sınıfın eline geçmesi demektir. Feodal soyluluğun, ancak bir devrimler zinciriyle parçalanabilen siyasal egemenliğine bütün dünya çapında son verebilmek için burjuva devrimlerine yüzyıllar gerekmişten, proletaryanın uluslararası devrimi, tek tek ülkelerin arasındaki daha sıkı bağıntıların sonucu olarak, görevlerini daha kısa vadede yerine getirecektir; kendisi kesinlikle tek bir eylem olmamasına ve bütün bir dönemi kaplamasına rağmen. Ancak proletaryanın bütün dünyada zaferi kazanmasından ve iktidarını sağlamlaştırmasından sonra, sosyalist dünya ekonomisinin kesintisiz inşa dönemi başlayabilecektir.

İktidarın proletarya tarafından fethedilmesi, sosyalist ekonomi biçimlerinin gelişmesinin ve proletaryanın kültürel büyümesinin önkoşuludur. Proletarya kendi öz doğasını değiştirir, olgunlaşarak insani faaliyetin bütün alanlarında toplumun yönlendiricisi haline gelir, bu yeniden eğitim sürecine öteki sınıfları da katar ve böylelikle sınıfların ortadan kaldırılması için gerekli temeli de yaratır.

Proletarya diktatörlüğü için verilen mücadele içinde ve daha sonra proletarya diktatörlüğünün temeli olarak toplumun yeniden biçimlendirilmesi sırasında, toprak -sahipleri ile kapitalistlerin blokuna karşı, işçi sınıfının fikri ve siyasal hegemonyası altında işçi köylü ittifakı oluşur.

Bir bütün olarak geçiş dönemi, sömürücülerin direncinin acımasızca kırılmasıyla, sosyalizm yapısının örgütlenmesiyle, insanların kitle halinde sosyalizm ruhuyla biçimlendirilmesiyle ve sınıf ayrımının adım adım aşılmasıyla karakterize edilir. Geçiş dönemi toplumu ancak bu büyük tarihi görevleri yerine getirdiği ölçüde komünist topluma doğru dönüşümüne başlamış demektir.

Dünya proletaryasının diktatörlüğü, bu nedenle, kapitalist dünya ekonomisinden sosyalist dünya ekonomisine geçişin en zorunlu ve belirleyici önkoşuludur. Ancak bu diktatörlük sadece, sosyalizmin tek tek ülke ya da ülke gruplarındaki zaferiyle gerçekleştirilebilir. 0, yeni oluşan proleter cumhuriyetlerin daha önceden varolanlarla birleşmesini, bu federasyonlar ağının -ki bu emperyalist boyunduruğu parçalayan sömürgeleri de içine alır­ sürekli büyümesini ve bu federasyonların nihayet insanlığın devlet olarak örgütlenmiş dünya proletaryasının hegemonyası altında biraraya gelmesini gerçekleştirecek olan Dünya Sosyalist Şura Cumhuriyetleri Birliği haline gelmelerini gerektirir.

İktidarın proletarya tarafından fethedilmesi, parlamento çoğunluğunu elde ederek mevcut burjuva devlet aygıtını barışçıl biçimde "fethetmek" demek değildir. Soygunla elde ettiği mülkiyetini ve siyasal egemenliğini güvence altına almak ve güçlendirmek için, burjuvazi, bütün zor ve terör araçlarını kullanır. Bir zamanlar feodal soyluluğun yaptığı gibi, burjuvazi de en umutsuz, en acı verici mücadelelere girişmeden tarihteki yerini yeni sınıfa bırakmaz. Bu yüzden burjuvazinin zoru, ancak proletaryanın kararlı biçimde kullanacağı zorla kırılabilir. İktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi, burjuva iktidarının zorla imhası, kapitalist devlet aygıtının (burjuva ordusunun, polisinin, memurlar hiyerarşisinin, mahkemelerinin, parlamentolarının, vb.) parçalanması ve onun yerine, her şeyden önce sömürücüleri baskı altında tutma aracı olan, proletarya iktidarının yeni organlarının geçirilmesi demektir.

  1. Proletaryanın Diktatörlüğü ve Biçimi: Şuralar

1871 Paris Komünü'nün deneylerini büyük ölçüde genişleten 1917 Ekim Devrimi ve Macar Devrimi, proleter devlet, zorunun amaçlara en uygun düşen biçiminin, burjuva devletten sadece sınıfsal içeriği bakımından değil, iç yapısı bakımından da ilkesel olarak ayrılan yeni bir devlet tipi olduğunu öğretmiştir: şuralar (Sovyetler) devleti tipi. İşte, emekçilerin en geniş kitle hareketlerinden dolaysız biçimde doğan bu devlet zoru biçimi, kitlelerin en geniş çapta aktif oluşunu sağlar ve onların nihai zaferinin en büyük güvencesini sunar.

Demokrasinin en yüksek ifadesi ve aynı zamanda proleter demokrasisi olarak şuralar devleti, burjuva demokrasisiyle, burjuva diktatörlüğünün bu örtülü biçimiyle kesin bir karşıtlık içindedir. Şuralar devleti proletaryanın diktatörlüğüdür, onun sınıf olarak tek başına egemenliğidir. Burjuva demokrasisinin tersine, şuralar devleti sınıfsal niteliğini açıkça belirtir ve açıkça, nüfusun çok büyük çoğunluğunun çıkarına olarak sömürücülerin bastırılması görevini hedef alır. Sınıf düşmanlarının elinden siyasal haklarını alır ve belirli tarihi koşullarda proletaryaya, önder rolünü güçlendirmek için, parça parça bölünmüş durumdaki küçük-burjuva köylülük karşısında birtakım geçici ayrıcalıklar tanıyabilir. Proletarya devleti, sınıf düşmanlarını silahsızlandırır ve bastırırken, siyasal hakların kaldırılmasını ve özgürlüğün belirli oranda kısıtlanmasını, sömürücülerin, ayrıcalıklarını savunma ya da yeniden elde etme amacıyla sürdürdükleri girişimlere karşı mücadelede geçici önlemler olarak görür. Proletarya devleti, proletaryanın iktidarı elinde tutarken onu ebedileştirme amacı gütmediğini, dar lonca ve zümre çıkarlarından hareket etmediğini, tersine, geri kalmış ve parçalanmış durumdaki tarım proleterleri, yarı-proleterler ve emekçi köylüler yığınını işçilerin en ileri tabakalarıyla daha sıkı, daha sıkı bağlarla biraraya getirmek, böylelikle yavaş yavaş ve sistemli biçimde sınıf ayrımını aşmak istediğini sancağının üzerine yazar. Kitlelerin proletaryanın önderliği altında biraraya gelmesinin ve örgütlenmesinin en kapsamlı biçimi olarak şuralar, fiilen, işçilerin, köylülerin ve bütün emekçilerin en geniş yığınını hareketlendirerek mücadele içine sokar, onları sosyalist inşa çalışmasına katar ve pratikte devlet yönetimine katılmalarını sağlar. Şuralar bütün faaliyetlerinde işçi sınıfının kitle örgütlerine dayanır, emekçiler arasında en geniş demokrasiyi gerçekleştirir ve kitlelerle bütün öteki devlet biçimlerine göre çok daha yakın, sınırsız bağlar içindedir. Yeniden seçme ve seçilmiş temsilcileri geri alma hakkı, yürütme ve yasa yapma gücünün birleştirilmesi; bölgesel seçim yerine işyerinde (işletmelerle, atölyelerde, vb.) seçimin getirilmesi -bütün bunlar işçi sınıfına ve onun hegemonyası altında yürüyen geniş emekçi yığınlara ekonomik, siyasal, askeri ve kültürel nitelikteki bütün genel olaylara sistemli, kesiksiz ve aktif bir katılım imkanı sağlar. Proletaryanın şuralar diktatörlüğü bu noktada burjuva-parlamenter cumhuriyetten en keskin biçimde ayrılır. Yurttaşların yasa karşısındaki biçimsel eşitliğini tanıyan burjuva demokrasisi, sınıfların bas bas bağıran ekonomik eşitsizliği temeli üzerine kurulmuştur. Burjuva demokrasisi kapitalistler sınıfının ve büyük toprak sahiplerinin belirleyici üretim araçları üzerindeki tekeline dokunmaz, onu korur ve daha da sağlamlaştırır; böylece sömürülen sınıflar ve öncelikle proletarya için, yasalar önündeki biçimsel eşitliği ve demokratik hak ve özgürlükleri -pratikte bunlar ayrıca sistemli biçimde kısıntıya uğrarlar­ bir hukuk kurgusuna (fiction) dolayısıyla yığınları kandırıp köleleştirme de kullanılan bir araca dönüştürür. Burjuvazinin siyasal egemenliğinin ifadesi olarak onun demokrasi dediği şey, kapitalist bir demokrasidir. Buna karşılık, egemen sınıf olarak proletaryanın elinde tekelleştireceği üretim araçlarının sömürücü sınıfların elinden alan şuralar devleti, kamu binalarını, basımevlerini, ulaşım araçlarım vb. işçi sınıfının hizmetine vererek, işçi sınıfı ve emekçilere, haklarını kullanmalarının maddi temelini sağlar.

Siyasal haklar alanında, halk düşmanlarının ve sömürücülerin ellerinden bu hakları alan şuralar devleti, sömürünün egemenliği altında cinsiyet, inanç ve milliyet farklarından doğan eşitsizlikleri tarihte ilk kez bütünüyle ortadan kaldırır. Bu bakımdan o, burjuva dünyasının hiçbir ülkesinde bulunmayan ölçülerde bir eşitliği güvence altına alır.

Proletarya diktatörlüğü burada aynı zamanda, bu eşitliğin gerçekten kurulabilmesinin maddi temelini yaratır; kadının kurtuluşuna, bir zamanların sömürgelerinin sanayileştirilmesine, vb. ilişkin önlemler bu noktayla ilgilidir.

Dolaysıyla şuralar demokrasisi proleter demokrasisidir, emekçi yığınların demokrasisidir, sömürücülere karşı çıkan bir demokrasidir.

Şuralar devleti burjuvaziyi tümüyle silahsızlandırır ve silahları proletaryanın elinde yoğunlaştırır. 0, silahlanmış proletaryanın devletidir. Burada silahlı güç -proletarya diktatörlüğü sisteminin bütünüyle uygun olarak­ sanayi proletaryasının önder rolünü güvence altına alan sınıf ilkesine göre oluşturulmuştur. Devrimci disipline dayanan bu sistem, Kızıl Ordu ve Kızıl Filo savaşçılarının kitlelerle en yakın, sürekli temasını ve ülkenin yönetimine ve sosyalizmin inşasına onların da katılmalarını sağlar.

  1. Proletarya Diktatörlüğü ve Mülksüzleştirenlerin Mülksüzleştirilmesi

Muzaffer proletarya, fethettiği iktidarı ekonomik devrimin kaldıracı olarak, yani kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sosyalist üretim tarzı ilişkilerine devrimci tarzda dönüştürülmesi amacıyla kullanır. Bu dev ekonomik devrimin çıkış noktasını büyük toprak sahipleri ile kapitalistlerin mülksüzleştirilmeleri, yani burjuvazinin tekelci mülkiyetinin proletarya devletinin mülkiyetine dönüştürülmesi oluşturur.

Komünist Enternasyonal buradan hareketle, proletarya diktatörlüğüne şu temel görevleri atfeder:

A. SANAYİ, ULAŞTIRMA VE HABERLEŞME HİZMETLERİ

a) Özel sermayenin elindeki bütün büyük sınai işletmelerin (fabrikalar, madenler, enerji istasyonları) zoralımı (tazminatsız mülksüzleştirme) ve proletarya tarafından ulusallaştırılması ve bütün devlet ve belediye işletmelerinin şuralara devredilmesi. b) Özel-kapitalist demiryolu, karayolu gemi ve havayolu ulaşımına (uçakla yük ve insan taşıması) elkonulması ve proletarya tarafından ulusallaştırılması ve her türden ulaşım araçları üzerindeki devlet mülkiyeti ve komünal mülkiyetin (belediye vb. -ç) şuralara devri. c) Özel-kapitalist haberleşme girişimlerinin (telgraf, telefon ve radyo hizmetleri) zoralımı ve proletarya tarafından ulusallaştırılması ve haberleşmede devlet ve belediye mülkiyetinin şuralara devri. d)Sanayiin işçilerce yönetilmesinin örgütlenmesi, sendikaların yönetime en sıkı biçimde katıldığı devlet yönetim organlarının yaratılması. İşyeri meclislerinin buradaki rollerinin güven altına alınması. e) Sanayiin geniş emekçi yığınların ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi, eski egemen sınıfların ihtiyaçlarını karşılamak için çalışan sanayi dallarının (lüks eşya vb.) yeniden düzenlenmesi, köylü ekonomisiyle bütünleşmeyi sağlamlaştırmak için, devletin ekonomik işletmelerinin gelişmesini güvence altına almak için ve bütün ulusal ekonominin gelişme temposunu hızlandırmak için tarımın gelişmesini teşvik eden sanayi dallarının güçlendirilmesi.

B. TARIM

a) Kent ve kırdaki bütün büyük toprak sahipliğinin (özel mülklerin, kilise ve manastır mülklerinin, vb.) zoralımı ve proletarya tarafından ulusallaştırılması ve ormanlar , yer zenginlikleri, sular vb. de dahil olmak üzere bütün devlet ve belediye mülkiyetinin şuralara devri ve bütün toprak ve arazilerin ulusallaştırılmasına daha sonra devam edilmesi. b) Büyük toprak mülkiyetinin, eğer varsa, bütün üretim aygıtının zoralımı: binalar , makineler ve başka demirbaş, büyükbaş hayvanlar, tarımsal ürünleri işleyen işletmeler (büyük değirmenler, peynir üretimi, mandıralar, kurutma tesisleri, vb.). c) Büyük çiftliklerin, özellikle örnek çiftlikler ve büyük ekonomik öneme sahip çiftliklerin, yönetilmek ve Sovyet çiftlikleri oluşturulmak üzere proletarya diktatörlüğü organlarına devri. d) Büyük toprak sahipleri ve başka toprak sahiplerinden zoralımla elde edilmiş toprağın bir bölümünün, özellikle daha önce bu toprak parçalarının köylülerce yarıcı usulüyle işlendiği ve onların ekonomik bakımdan köleleştirilmesinin bir aracı olduğu yerlerde, köylülere (yani onların yoksul tabakalarına ve kısmen orta tabakalarına da) devredilmesi. Toprağın hangi bölümünün köylülere devredileceği, ekonomik amaçlara göre yapılacak hesaplar ve köylüleri tarafsızlaştırma ve proletaryanın davasına kazanma zorunluluğu tarafından belirlenecektir; toprak ve arazinin bu bölümü bu nedenle değişik koşullara göre değişik tarzda saptanmalıdır. e) Toprağı köylülerin elinde tutmak ve onun kapitalistlerin, toprak spekülatörlerinin vb. eline geçmesini önlemek için, toprak alım ve satımının yasaklanması. Bu yasağın çiğnenmesine karşı enerjik biçimde mücadele. f) Tefecilikle mücadele, tefecilik niteliğindeki borç sözleşmelerinin iptali, köylülüğün sömürülen tabakalarının borçlarının silinmesi, yoksul köylülerin vergiden bağışık tutulması vb. g) Tarımda üretici güçlerin geliştirilmesi için büyük boyutlu devlet önlemleri; tarımın elektrikleştirilmesi, traktör imalatı, kimyasal gübre maddelerinin üretilmesi, yüksek kaliteli tohumluk ve damızlık büyükbaş hayvanların Sovyet çiftliklerinde yetiştirilmesi, tarım islah kredilerinin geniş çapta örgütlenmesi, vb. h) Tarımsal kooperatiflerin ve köydeki her türlü kollektif üretimin (üretim kooperatifleri, komünler, vb.) teşvik ve finanse edilmesi. Köylü kitlelerinin bağımsızlığı temeli üzerinde köylülüğün kooperatifleşerek birleşmesi (satışın, alımların ve kredinin kooperatif biçiminde örgütlenmesi) doğrultusunda sistemli propaganda; büyük işletmenin teknik ve ekonomik üstünlüğü sayesinde, en büyük ekonomik yararı getiren ve emekçi köylülerin en geniş yığınları açısından sosyalizme geçişin en kolay (yoldan olmasını) mümkün kılan tarımsal büyük üretim biçimlerine geçilmesi için propaganda yapılması.

C. TİCARET VE KREDİ

a) Özel bankaların proletarya tarafından ulusallaştırılması (bütün altın stoklarının, değerli kağıtların, depozitoların vb. proletarya devletine devri ile birlikte) devlet ve belediye mülkiyetindeki ya da benzeri bankaların proletarya devletine devri. b ) Bütün banka sisteminin merkezileştirilmesi, bütün ulusallaştırılmış büyük bankaların bir merkezi devlet bankasına bağlanması. c ) Toptan ticaretin ve büyük perakende ticaret büyük işletmelerinin ( depo binaları, tahıl siloları, mağazalar, mal stokları vb.) ulusallaştırılması ve şuralar devleti organlarına devri.) d) Dağılım aygıtının en önemli öğesi olarak tüketim kooperatiflerinin en geniş biçimde teşviki; bunların çalışmalarının birleştirilmesi ve bu kooperatiflerin kuruluşuna kitlelerin bağımsız biçimde katılmalarının sağlanması. c) Dış ticaret tekeli. f) Yabancı ve ülke içi kapitalistlere ödenecek devlet borçlarının silinmesi.

D. EMEĞİN KORUNMASI. TOPLUMSAL YASA YAPMA V.B.

a) İşgününün yedi saate ve özellikle sağlığa zararlı sanayi dallarında altı saate indirilmesi. İşgününün sürekli kısaltılması ve üretici güçleri gelişmiş ülkelerde beş günlük çalışma haftasına geçiş. İşgününün, emek üretkenliğinin yükselişine göre düzenlenmesi. b) Gece çalışmasının ve özellikle zararlı sanayi dallarında kadınların çalışmasının kural olarak yasaklanması, çocuk emeğinin yasaklanması, fazla mesainin yasaklanması. c) Gençler için işgününün özel olarak kısaltılması (18 yaşından küçük gençler için en uzun işgününün altı saat olması). Maddi üretimin genel ve siyasal eğitimle birleştirilmesi ile, gençlerin çalışmasının sosyalist yeniden örgütlenmesi. d) Devletin kesesinden (özel girişimler varolduğu sürece girişimcilerin kesesinden) her türden sosyal sigortanın sağlanması (emeklilik, yaşlılık, kaza, işsizlik, vb.) ve bunun tamamen sigortalıların özyönetiminde olması. e) Sağlık hizmetlerinin geniş kaplamlı düzenlenmesi, ücretsiz hekimlik hizmetlerinin örgütlenmesi, toplumsal hastalıklara karşı mücadele (alkoliklik, cinsi hastalıklar, tüberküloz). f) Kadın ve erkeğin yasa karşısında ve hayat içersinde toplumsal eşitliği, evlilik ve aile hukukunun radikal biçimde değiştirilmesi. Analığın toplumsal hizmet olarak kabulü: Ana ve bebek koruması, çocuk ve gençlerin toplum tarafından bakılması ve eğitilmesine başlanması (kreşler, çocuk bahçeleri, çocuk yuvaları, vb.). Ev ekonomisini yavaş yavaş rahatlatacak olan kuruluşların (kamu mutfak ve çamaşırhaneleri) oluşturulması; kadını köleleştiren ideoloji ve geleneklere karşı planlı kültürel­ mücadele.

E. KONUT SİSTEMİ

a) Büyük konut sahipliğinin mülksüzleştirilmesi. b) Mülksüzleştirme ile elde edilen konutların yerel şuraların yönetimine devri. c) Burjuva semtlerine işçilerin yerleşmesi.

d) Sarayların, büyük kamusal ve özel binaların işçi örgütlerine devri. e) Büyük boyutlu bir konut inşa programının yürürlüğe konması.

F. ULUSAL SORUN VE SÖMÜRGELER SORUNU

a) Irksal kökenine bakılmaksızın bütün uluslara eksiksiz kendi kaderini tayin hakkının, yani devlet olarak ayrılmaya varana kadar kendi kaderlerini tayin etme haklarının tanınması. b) Emperyalizme karşı mücadele etme ve sosyalist ekonomiyi kurma amacıyla, kapitalizmden kurtulmuş bütün halkların askeri ve ekonomik güçlerini gönüllü olarak birleştirmeleri ve merkezileştirmeleri. c) Herhangi bir halk, ulus ya da ırka yönelik her türlü kısıtlama ve sınırlamaya karşı etkili, kararlı mücadele. Bütün ulus ve ırkların tümüyle eşit haklara sahip olması. d) Kapitalizmden kurtulmuş ulusların ulusal kültürlerinin geliştirilmesinin şuralar devletinin bütün güç ve araçlarıyla güvence altına alınması ve desteklenmesi, bunun yanısıra bu kültürlerin içeriğinin tutarlı ve proleter nitelikte şekillendirilmesi. e) Gerçek, tam bir ulusal eşitlik için sağlam bir temelin yaratılması amacıyla, vaktiyle baskı altında tutulmuş "bölge", "kenar bölge" ve "sömürge"lerin, ekonomik, siyasal ve kültürel bakımdan yükselmelerinin çok-yönlü olarak teşvik edilmesi. f) Şövenizmin, ulusal kinin, ırkçı önyargıların ve feodal ve kapitalist barbarlığın ve diğer ideolojik tortuların bütün kalıntılarına karşı mücadele.

G. İDEOLOJİK ETKİLEME ARAÇLARI

a) Basımevlerinin ulusallaştırılması. b) Gazete ve yayınevleri sisteminin tekelleştirilmesi. c) Büyük sinema girişimlerinin, tiyatrolarının, vb. ulusallaştırılması. d) Ulusallaştırılmış entelektüel üretim araçlarının, emekçilerin geniş boyutlu olarak, siyasal bakımdan ve genelde aydınlatılması ve proleter sınıf temeli üzerinde yeni bir sosyalist kültürün inşası yolunda kullanılması.

  1. Proletarya Diktatörlüğünün Ekonomik Politikasının Temel Hatları

Bütün bu önlemlerin yürütülüşü sırasında proletarya diktatörlüğü şu ilkeleri dikkate almak zorundadır:

  1. Toprak mülkiyetinin tümüyle ortadan kaldırılması ve bütün toprak ve arazinin ulusallaştırılması en gelişmiş kapitalist devletlerde bir çırpıda gerçekleştirilemez, çünkü buralarda özel mülkiyet ilkesi, köylülüğün geniş tabakalarında derin kökler salmıştır. Bu ülkelerde bütün toprak ve arazinin ulusallaştırılması ancak yavaş yavaş, bir dizi geçiş önlemiyle gerçekleştirilebilir.

  2. Üretimin ulusallaştırılması kural olarak, küçük ve orta işletmelere (köylü, zanaatçı, bağımsız ve işçileri -parça başına ücretle evlerinde çalışan işçiler-, küçük ve orta tüccarlar, küçük sanayiciler vb.) kadar uzanmaz; şu nedenlerle:

Birincisi, proletarya, sosyalist inşanın içine yavaş yavaş çekilebilecek olan ve çekilmesi gereken basit meta üreticisinin emeğe dayanan mülkiyeti ile, sosyalizmin inşasının zorunlu bir önkoşulu olarak ortadan kaldırılması gereken, kapitalistin sömürücü mülkiyeti arasında kesin bir ayrım gözetmek durumunda olduğu için. İkincisi iktidara ulaşmış proletarya, özellikle diktatörlüğünün ilk devresinde, sadece kapitalizmi ortadan kaldırmak açısından değil, orta ve küçük büyüklükteki tek tek üretim birimlerini, yeni bir sosyalist temel üzerinde derhal örgütlemek açısından da yeteri çapta örgütsel güce sahip bulunmadığı için. Bu küçük tekil ekonomiler (her şeyden önce köylü ekonomileri), üretim ve dağıtımın genel sosyalist örgütlenmesi içine ancak yavaş yavaş ve bunların her yoldan kollektifleştirilmesi için proletarya devletince geniş çaplı, temelden destek sağlanması ile çekilirler. Onların işletme biçimlerinin herhangi bir biçimde zor kullanılarak yok edilmesi ve zorla gerçekleştirilecek her kollektifleştirme, sadece olumsuz sonuçlar doğurabilir.

  1. Sadece küçük-burjuva yığının nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturduğu sömürge, yarı-sömürge ve ekonomik bakımdan geri ülkelerde değil, kapitalist dünya ekonomisinin ana bölgelerinde de. (Birleşik Devletler, Almanya ve belirli bir dereceye kadar İngiltere) hatırı sayılır sayıda küçük üretim biriminin (her şeyden önce köylü ve çiftçi ekonomileri, zanaatçılar, küçük tüccarlar, vb.) varoluşu, gelişmenin başlangıç evresinde, ekonominin pazar ilişkilerinin, para sisteminin, vb. şu ya da bu ölçüde ayakta tutulmasını gerektirir. Ekonomi biçimlerinin, kaçınılmaz olarak bu biçimlerin birbirleriyle mücadelesi ile birlikte varolan çeşitliliği (sosyalleştirilmiş büyük sanayiden küçük köylü ve zanaatçı ekonomilerine kadar); değişik itilimlerle ekonomik faaliyete katılan sınıfların ve sınıf gruplaşmalarının buna tekabül eden çeşitliliği; değişik ekonomik çıkarların mücadelesi; nihayet burjuva toplum düzeninin mirası olarak birdenbire aşılamayacak alışkanlık ve geleneklerin ekonomik hayatın bütün alanlarında varolması -bütün bunlar proletaryanın ekonomi yönetiminin, pazar ilişkileri temeli üzerinde sosyalist büyük sanayi ile basit meta üreticilerinin küçük ekonomileri arasında doğru bağıntı kurmasını gerektirir; bu, hem sosyalist sanayiin önder rolünü hem de köylü ekonomilerinin büyük çoğunluğunun en hızlı biçimde ilerlemesini aynı anda güvence altına alan bir bağıntı olmalıdır. Demek ki, parçalanmış küçük köylü emeğinin bir ülkenin bütün ekonomisi içerisindeki özgül ağırlığı ne kadar büyükse, pazar ilişkileri o kadar geniş kapsamlı olacak, dolaysız, planlı yönetimin önemi o kadar azalacak, genel ekonomik plan doğal olarak ortaya çıkan ekonomik ilişkiler üzerine yürütülecek tahminlere o kadar fazla dayanacaktır. Ve tersine: Küçük ekonomilerin özgül ağırlığı ne kadar az, toplumsallaştırılmış çalışmanın payı, yoğunlaştırılmış ve sosyalleştirilmiş üretim araçlarının ekonominin bütünü içerisinde oranı ne kadar çoksa, pazar ilişkilerinin çapı o kadar küçük, anarşiye karşı düzenli ekonomik planın önemi o kadar büyük, üretim ve dağıtımın planlı yönetimi o kadar önemli ve geniş kapsamlı olacaktır.

Sosyalleştirilmiş büyük sanayiin teknik ve ekonomik üstünlüğü; bütün tayin edici ekonomik "üst komuta kademeleri"nin (sanayi, ulaşım, bankalar, tarımsal büyük işletmeler, vb.) proletarya devletinin elinde toplanması; planlı ekonomi yönetimi; bir bütün olarak devlet aygıtının gücü (devlet bütçesi, vergiler, yönetim yasaları yapma ve genelde yasa yapma), proletarya diktatörlüğünün doğru bir sınıf politikası uygulaması halinde, yani sınıf ilişkilerinin doğru değerlendirilmesi halinde, hem basit meta üreticilerinin serbest ticaret ve pazar koşullarında şu ya da bu ölçüde yaşadıkları ekonomik yükseliş sonucunda kentte ve kırda (büyük köylüler, "Kulaklar" ) ortaya çıkan yeni kapitalist filizlerin hem de özel sermayenin kalıntılarının sürekli, sistemli biçimde bastırılmasına yol açarlar. Aynı zamanda köylülüğün kooperatifleşerek birleşmesi ve kollektif ekonomi biçimlerinin büyümesi ile, köylü ekonomilerinin (yani küçük ve orta köylü ekonomileri) asıl büyük bölümü, gelişen sosyalizmin bütünsel sistemi içine çekilirler. Ekonomik faaliyetin pazar ilişkileriyle bağlantılı, kapitalist görünüşlü biçimleri ve yöntemleri (fiyat hesapları, paralı ücretler, alım ve satım, kredi ve bankalar, vb.), gitgide artan ölçüde, tam anlamıyla sosyalist tipte girişimlerin gelişmesini teşvik ettikleri, yani ekonominin sosyalist bölümünün hizmetinde çalıştıkları sürece sosyalist devrimin kaldıraçları rolünü oynarlar.

Bu biçimde, proletarya diktatörlüğü altında -şuralar devletinin doğru bir politika uyguladığı varsayılırsa­- pazar ilişkileri, gelişmeleri içinde kendilerini ortadan kaldıracak olan öğeleri taşırlar. Özel sermayenin bastırılmasına, köylü ekonomisinin dönüştürülmesine, üretim araçlarının gittikçe daha fazla proletarya devletinin ellerinde merkezileşmesine ve yoğunlaşmasına katkıda bulunmakla, genelde pazar ilişkilerinin aşılması sürecinin teşvik ederler.

Proletarya diktatörlüğüne karşı kapitalistlerin muhtemel bir silahlı müdahalesi veya karşı-devrimci bir savaşın sürmesi durumunda, ekonomi yönetimi, her şeyden önce, proletarya diktatörlüğünün savunma çıkarlarından hareket etmelidir. Burada savaş-komünisti bir ekonomi politikası ("savaş komünizmi") zorunlu olabilir. Bu, askeri savunmaya hizmet eden rasyonel bir tüketim örgütlenmesinden başka bir şey değildir ve kapitalist gruplar üzerinde baskının artırılmasıyla (zoralımlar, elkoymalar, vb.) bağlantılıdır. Burada serbest ticaret ve pazar ilişkileri az ya da çok tasfiye edilirler ve küçük üreticilerin bireysel ekonomik güdüleri büyük ölçüde zarar görür ki, bu, ülkenin üretici güçlerinin daha aşağı bir düzeye inmesiyle bağlantılıdır. Bu "savaş komünizm" politikası, tarihi meşruluğunu, ülke içinde işçi sınıfına düşman olan tabakaların maddi temellerini ortadan kaldırmasında, eldeki stokların rasyonel bir dağıtımını güvence altına almasında ve proletarya diktatörlüğünün silahlı mücadele vermesini kolaylaştırmasında bulur. Fakat onun, proletarya diktatörlüğünün "normal" ekonomi politikası sistemi gibi kabul edilmemesi gerektiği de unutulmamalıdır.

  1. Proletarya Diktatörlüğü ve Sınıflar

Proletarya diktatörlüğü, onun sınıf mücadelesinin yeni koşullar altında devamıdır. Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve kalıntılarına karşı, dıştaki kapitalist düşmanlara, ülke içindeki sömürücü sınıfların kalıntılarına karşı ve henüz aşılmamış bulunan meta üretimi toprağında gelişen yeni bir burjuvazinin filizlerine karşı sert, kanlı ve kansız, zorla ve barışçıl biçimde sürdürülen, askeri ve ekonomik, eğitsel ve yönetsel bir mücadeledir.

İçsavaşın bitiminden sonra bu sert sınıf mücadelesi yeni biçimler, her şeyden önce de sosyalist ekonomi biçimlerinin eski ekonomi tarzlarına ve bunların yeni filizlerine karşı mücadelesi biçimini alır. Bu arada, sosyalist gelişmenin değişik aşamalarında bu mücadelenin biçimleri zorunlu olarak değişir; ilk aşamalarda bu mücadele belirli koşullar altında daha da şiddetlenebilir.

Proletarya diktatörlüğünün başlangıç evresinde proletaryanın öteki sınıf ve toplumsal gruplara karşı politikası aşağıdaki ilkelerce belirlenir:

  1. Büyük burjuvazi ve büyük toprak sahipleri, onların hizmetindeki subaylar, generaller ve yüksek memurlar, mantıki olarak, işçi sınıfının, kendileriyle acımasızca mücadele edilmesi gereken düşmanlarıdır. Bu öğelerin belirli bir bölümünün örgütsel yeteneklerinden yararlanmak yine de mümkündür, ancak diktatörlüğün sağlam biçimde yerleştirilmesinden ve sömürücülerin bütün ayaklanma ve komploları bastırıldıktan sonra.

  2. Burjuva gelenekleri içinde yetişmiş ve üst tabakaları sermayenin komuta aygıtına sıkı sıkıya bağlı bulunan teknik aydınlara karşı proletarya, -aydınların, kendisine düşman tabakalarının bütün karşı-devrimci eylemlerini enerjik biçimde bastırırken­- bu kalifiye toplumsal gücü sosyalist inşa çalışmaları için yanına çekme zorunluluğunu gözönünde tutmak ve onların arasındaki tarafsız, özellikle de işçi devrimine dost düşünceli gruplara her türlü yardımı yapmak durumundadır. Proletarya, sosyalizmin ekonomik, teknik ve kültürel alanda, inşası tablosunu, bütün toplumsal anlamı ile birlikte sergilerken, teknik aydınları sistemli biçimde yanına çekmeli, onu kendi manevi etkisi altına almalı ve toplumun dönüştürülmesinde onun yoğun yardımlarını garantilemelidir.

  3. Köylülükle ilişkide, tarım proletaryasına dayanarak köyün bütün sömürülen ve emekçi tabakalarını yanına çekmek, komünist partilerin görevidir. Muzaffer proletarya, köylülük içindeki değişik gruplaşmaları birbirinden kesin olarak ayırmalı, onların önemlerini titizlikle tartmalıdır; köylülüğün mülksüz, yarı-proleter tabakalarına, toprak ağalarının topraklarının bir bölümünü onlara vererek, tefeci sermayesine karşı verdikleri mücadeleyi kolaylaştırarak, vb. her yoldan yardım etmelidir. Proletarya ayrıca köylülüğün orta tabakalarını tarafsızlaştırmalı ve büyük toprak sahipleriyle ittifak eden kır burjuvazisinin her türlü direncini acımasızca bastırmalıdır. Diktatörlüğünün güçlenmesi ve sosyalizmin inşasının ilerlemesi ölçüsünde, proletarya, orta köylülüğün tarafsızlaştırılması politikasından onunla sıkı bir ittifak kurma politikasına geçer, ancak bu arada iktidarın paylaşılması konusunda herhangi bir fikrin ortaya çıkmasına kadar vardırmaz işi. Çünkü proletarya diktatörlüğü, sadece sanayi işçilerinin bütün emekçi kitlelerine önderlik edebileceği olgusunun ifadesidir; fakat, proletaryanın tek başına egemenliği olmakla, proletarya diktatörlüğü aynı zamanda emekçilerin öncüsü olan proletarya ile sayıca hayli fazla proleter-olmayan emekçi tabakaları veya emekçilerin çoğunluğu arasındaki sınıf ittifakının özel bir biçimidir; proletarya diktatörlüğü, kapitalizmin nihai yıkılışı, burjuvazinin direncinin ve restorasyon girişimlerinin tümüyle bastırılması, sosyalizmin nihai olarak kuruluşu ve sağlamlaştırılması amacını güden bir ittifakın özel biçimidir.

  4. En aşırı gericilik ile proletaryaya beslediği sempati arasında sürekli yalpalayan kent küçük-burjuvazisi, aynı biçimde tarafsızlaştırılmalı ve eğer mümkünse proletaryanın, davasına kazanılmalıdır. Bu, onun küçük mülkiyetine dokunmayarak, ekonomik değişimde belirli bir özgürlüğü ayakta tutarak, tefeci kredisini ortadan kaldırarak ve kapitalist baskının tek tek her biçimine karşı mücadelesinde proletaryanın ona her türden yardımda bulunmasıyla sağlanır.

  5. Proletarya Diktatörlüğü Sisteminde Kitle Örgütleri

Proletarya diktatörlüğünün bütün bu görevleri yerine getirirken, kitle örgütlerinin, ilk planda da işçi örgütlerinin, görev ve işlevleri temelden değişir. İçlerinde proletaryanın geniş tabakalarının ilk kez biraraya toplandığı ve eğitildiği kitle örgütleri, sendikalar (sanayi birlikleri) kapitalizmin egemenliği altında grev mücadelelerinin ve bundan öte, tröst sermayesine ve onun devletine karşı girişilen kitle mücadelelerinin ana silahlarıdır. Proletarya diktatörlüğü altında ise bunlar, proletarya iktidarının en önemli kaldıraçları olurlar, proletaryanın dev yığınlarını üretimin sosyalist yönetimine katan bir komünizm okulu haline gelirler; devlet aygıtının bütün bölümleriyle dolaysız bağlantıda bulunan, onun bütün dallardaki çalışmalarını etkileyen, işçi sınıfının hem sürekli hem de günlük çıkarlarını koruyan ve şuralar devleti organlarında bürokratik yozlaşmaya karşı mücadele eden bir örgüt haline gelirler. Sendikalar böylece, bağırlarından, inşa çalışmaları için yönetici kadrolar çıkartmalarından, geniş proleter yığınları bu çalışmalara doğru çekmelerinden ve yığınların kültürel düzeylerinin düşüklüğü ile proletaryaya yabancı sınıf etkilerinin sonucu olara!k gelişen bürokratik aksaklıklarla mücadele görevini özellikle üstlenmelerinden ötürü, proletaryanın ekonomik ve devlete ilişkin örgütlerinin belkemiği haline gelirler.

İşçi sınıfının kooperatif örgütleri, kapitalizmin egemenliği altında, -reformist ütopyalara inat-­ oldukça alçakgönüllü bir rol oynamaya mahkum edilmişlerdir. Kapitalizmin genel koşullarının ve kendi yöneticilerinin reformist politikasının sonucu olarak bunlar (anılan örgütler -ç.), pek ender olmamak üzere yozlaşır ve kapitalist sistemin uzantılarına dönüşürler. Proletaryanın diktatörlüğü altında bunlar dağıtım aygıtının en önemli öğeleri olabilirler ve olmalıdırlar.

Nihayet köylülüğün tarımsal kooperatif sistemi (satış, alım, kredi ve üretim kooperatifleri) -uygun bir yönetimin bulunması, kapitalist öğelere karşı sistemli bir mücadelenin verilmesi ve proletaryayı izleyen geniş emekçi yığınların faal biçimde katılmalarının sağlanması koşuluyla­- kent ile kır bağlantısının temel örgütlenme biçimlerinden biri olabilir ve olmalıdır. Kapitalizm koşulları altında köylü işletmelerinin kooperatif biçiminde birleşmeleri, herhangi bir yaşayabilme belirtisi gösterseler bile, bunların genellikle kapitalist girişimlere dönüşmesi kaçınılmazdır, çünkü bunlar kapitalist sanayie, kapitalist bankalara ve genelde kapitalist ortama bağımlıdırlar ve reformistlerce, kır burjuvazisince ve hatta bazen toprak sahiplerince yönetilmektedirler. Proletarya diktatörlüğü altında bunlar başka türden bir ilişkiler sistemi haline gelirler ve proleter sanayie, proleter bankalara, vb. bağımlı olurlar. Tarımsal kooperatifler böylece -proletaryanın doğru bir politika uygulayacağı, yani kooperatif örgütlerinin içindeki ve dışındaki kapitalist öğelere karşı sistemli bir sınıf mücadelesi yürüteceği varsayılırsa­ sosyalist sanayiin yönetiminde, kırın sosyalist dönüşümünün, ve kollektifleştirilmesinin en önemli kaldıraçlarından biri haline gelirler. Fakat bu, bazı ülkelerde, tüketim kooperatiflerinin, ve özellikle tarımsal kooperatiflerin, ilk zamanlarda burjuvazinin ve onun sosyal-demokrat ajanlarının yönetiminde, karşı-devrimci faaliyetin -ve işçi devriminin ekonomik inşa çalışmalarına yönelik sabotajların temel dayanakları haline gelmeleri ihtimalini ortadan kaldırmaz.

Mücadelenin ve inşa çalışmasının yüklediği bütün bu görevleri, proletarya, şuralar devletinin gerçek itici güçleri ve bu devletle her tabakadan en geniş emekçi yığınların bağlantısını sağlaması gereken çok çeşitli örgütleri aracılığıyla yerine getirir; proletarya, proletarya diktatörlüğü sisteminde komünist partisinin önder rolü aracılığıyla irade ve davranış birliğini sağlar.

Proletarya partisi doğrudan doğruya sendikalara ve, işçi yığınları ile köylüleri kapsayan bir dizi diğer örgüte (şura­]ar kooperatifler, komünist gençlik birliği ve benzerleri) dayanır ve onlar aracılığıyla bütün şuralar sistemini yönlendirir. Proletaryanın yeni toplumun örgütleyicisi olma görevini yerine getirebilmesi, ancak bütün kitle örgütlerinin şuralar iktidarını fedakarca desteklemeleri, sınıf iradesinin sarsılmaz birliği ve partinin yönetimiyle mümkün olur.

  1. Proletarya Diktatörlüğü ve Kültür Devrimi

Yeni ve insani bir toplumun örgütleyicisi olma rolü, ön koşul olarak, proletaryanın kültürel bakımdan olgunlaşmasını, kendi özünü değiştirmesini ve sosyalizmi ve yeni sosyalist kültürü inşa edebilmek için, kendi içinden sürekli olarak, tekniğin, bilimin ve yönetimin bütün kazanımlarını özümleyebilecek yeni proleter kadrolar çıkartmasını gerektirir.

Feodalizme karşı burjuva devriminde, feodal toplumun bağrında kültürel olgunluk bakımından varolan egemen sınıftan daha üstün olan ve feodalizm koşulları altında bile ekonomik hayatta hegemonyasını kurmuş bulunan yeni bir sınıfın varlığı önkoşulken, proletarya devrimi başka koşullar altında gelişir. İşçi sınıfı kapitalist toplumda ekonomik bakımdan sömürülür, siyasal bakımdan baskı altında tutulur ve kültürel bakımdan geri bırakılır, ancak geçiş döneminde, ancak devlet iktidarını ele geçirdikten sonra proletarya burjuvazinin eğitim tekelini kırabilir, bütün bilgileri edinebilir ve muazzam inşa çalışmasında elde ettiği deneylerin yardımıyla kendi özünü değiştirebilir. Kitlelerde komünist bilinci geliştirmek ve bizzat sosyalizm davasını gerçekleştirebilmek için, insanların değişimi, (ancak pratik hareket içerisinde, devrimde gerçekleşebilecek olan) kitleleri saran bir değişim zorunludur. Yani devrim, sadece egemen sınıf başka türlü devrilemiyor diye değil, aynı zamanda onu deviren sınıf ancak devrimle kendini eski toplumun pisliğinden temizleyebileceği ve böylece yeni bir toplum kurma yeteneğini kazanabileceği için de zorunludur.

Üretim araçları üzerindeki kapitalist tekeli parçalarken, işçi sınıfı, burjuva eğitim tekelini de ortadan kaldırmalıdır, yani yüksek okullar da dahil bütün okul sistemini kendi malı yapmalıdır. İşçilerin arasından, hem üretim için (mühendisler, teknisyenler, organizatörler, vb.) hem de savaş, sanat ve bilim için kendi uzmanlarını yetiştirmek proletaryanın özellikle acil bir görevidir. Bundan başka, geniş proleter yığınların genel kültür düzeyini yükseltmek, onların siyasal bakımdan aydınlanmalarını teşvik etmek, bilgilerini ve teknik kalifiyeliklerini mükemmelleştirmek, onları kamusal faaliyetin ve yönetim çalışmalarının pratiğine yakınlaştırmak, burjuva ve küçük-burjuva önyargıların kalıntılarına karşı mücadele etmek, vb. de gereklidir.

Proletarya, ancak bütün toplumsal "komuta konumları"na en ileri unsurlarını getirebildiği ölçüde, ancak bu unsurların (proletaryanın "ileri" ve "geri" tabakaları arasındaki ayrımını sonunda ortadan kaldıracak şekilde), proletarya sınıfının gittikçe daha fazla yeni öğesini kültürel dönüşüm süreci içine çekerek büyüdüğü ölçüde, sadece bu ölçüde, sosyalizmin muzaffer biçimde inşa edilmesini sağlayacak ve bürokratik çürümeye ve sınıfsal yozlaşmaya karşı set çekecektir.

Fakat proletarya, devrimin akışı içinde sadece kendi özünü yeniden biçimlendirmekle kalmaz, öteki sınıfların, öncelikle kentin ve kırın sayıca fazla küçük-burjuva tabakalarının, özellikle köylülüğün emekçi tabakalarının özünü de değiştirir. İşçi sınıfı en geniş yığınların kültür devrimine katılmalarını sağlar, onları sosyalizmin inşası (çabasının -ç.) içine çeker, onları biraraya getirir ve elindeki bütün araçları kullanarak onları komünizm ruhuyla eğitir, bütün anti­-proleter ve zümreci ideolojilere karşı en kararlı biçimde mücadele eder. Proletarya kırın genel ve kültürel geri kalmışlığına karşı sistemli biçimde mücadele etmeye özel dikkat gösterir. Böylelikle o, -gelişen kollektif ekonomi biçimleri temeli üzerinde-­ toplumun sınıflara bölünmesinin aşılması için gerekli önkoşulları yaratır.

Geniş kitleleri kapsayan kültür devriminin görevleri arasında, "halkın afyonu"na, dine karşı verilecek mücadelenin özel bir yeri vardır. Bu mücadele sert ve sistemli biçimde sürdürülmelidir. Proletarya iktidarı, eski egemen sınıfın ajanı olan kilisenin devlet tarafından ne biçimde olursa olsun desteklenmesine son vermeli, devlet tarafından örgütlenen eğitim ve kültür sistemine kilisenin her türlü karışmasına engel olmalı ve kilise örgütlerinin karşı-devrimci faaliyetlerini acımasızca bastırmalıdır. Proletarya iktidarı inanç özgürlüğünü serbest bırakır, ama aynı zamanda elindeki bütün araçlarla din aleyhtarı bir propaganda yürütür ve bütün eğitim ve kültür sistemini bilimsel-materyalist dünya görüşünü temel alarak biçimlendirir.

  1. Dünya Proletarya Diktatörlüğü İçin Mücadele ve Devrimlerin Ana Tipleri

Proletaryanın uluslararası devrimi aynı zamanda ve aynı türde olmayan bir dizi süreçten meydana gelir: Saf proleter devrimler; proletarya devrimine dönüşen burjuva-demokratik tipte devrimler; ulusal kurtuluş savaşları; sömürge devrimleri. Bu devrimci süreç ancak gelişimini tamamlayınca dünya proletarya diktatörlüğüne varır.

Kapitalizmin emperyalizm döneminde daha da artan eşitsiz gelişimi, birbirinden daha büyük farklılıklar gösteren kapitalizm tiplerinin ortaya çıkmasına, olgunluk derecesinde farklılıkların doğmasına ve devrim sürecinin tek tek ülkelerde çok çeşitli, özel koşullara sahip olmasına yol açmıştır. Bu koşulların tarihi bakımdan kaçınılmaz ve zorunlu sonuçları ise, bir dizi ülkede proletarya diktatörlüğüne geçiş de bazı ara-evrelerin kaçınılmaz olması yanında, proletaryanın iktidarı ele geçiriş yollarının çeşitliliği ve temposunun değişik olmasıdır. Bunların sonucu olarak, tek tek ülkelerde sosyalizmin inşası da değişik biçimler alır.

Tek tek ülkelerde proletarya diktatörlüğüne geçişin çok çeşitli koşul ve yolları vardır, bunlar şematik olarak aşağıdaki üç tip altında toplanabilir:

Muazzam, gelişkin üretici güçleri, geniş ölçüde merkezileşmiş üretimleri, küçük işletmelerin nispeten küçük özgül ağırlığı ve uzun zamandır varolan burjuva-demokratik siyasal rejimleriyle çok gelişmiş kapitalist ülkeler (Birleşik Devletler, Almanya, İngiltere, vb.). Bu ülkelerde programın temel siyasal talebi, doğrudan doğruya proletarya diktatörlüğüne geçilmesidir. Ekonomik alandaki temel talepler: Belli başlı büyük işletmelere el konulması, hatırı sayılır sayıda devlete ait Sovyet çiftliklerinin oluşturulması, toprağın ancak nispeten önemsiz bir bölümünün köylülere dağıtılması; temel pazar ilişkilerinin nispeten küçük çapta olması; genelde hızlı sosyalist gelişme ve özellikle köylü ekonomisinin hızlı kollektifleştirilmesi.

Tarımda yarı-feodal ilişkilerin önemli kalıntıları bulunan, sosyalizmin inşası için gereken maddi önkoşullara belirli minimum bir düzeyde sahip olan kapitalizmin orta düzeyde gelişmiş bulunduğu ülkeler (İspanya, Portekiz, Polonya, Macaristan, Balkan ülkeleri, vb.), burjuva-demokratik devrimin henüz tamamlanmamış olduğu ülkeler. Bu ülkelerin bazılarında burjuva-demokratik devriminin şu ya da bu hızla sosyalist devrime dönüştürülmesi, başka bazılarında ise burjuva-demokratik nitelikte geniş kapsamlı görevler üstlenen proletarya devrimi tipleri mümkündür. Bu nedenle ilk durumda, proletarya diktatörlüğünün doğrudan doğruya değil, proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünden proletaryanın sosyalist diktatörlüğüne geçiş sırasında kurulması mümkündür, devrimin doğrudan doğruya proleter nitelikte geliştiği öteki durumda ise, proletaryanın önderliğinde geniş bir tarım ve köylü hareketi önkoşuldur; tarım devrimi muazzam, bazen belirleyici bir rol oynar; büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi sırasında istimlak edilen toprak ve arazinin önemli bir bölümü köylülüğün eline geçer; pazar ilişkilerinin önemi proletaryanın zaferinden sonra da büyüktür; köylülüğün kooperatifler halinde birleşmesi ve büyük üretim birimlerinde toplanması sosyalist inşanın değişik görevleri çerçevesinde son derece büyük önem kazanır. Sosyalizmin inşasında tempo nispeten düşüktür.

Birtakım sanayi öğelerine, hatta bazen hatırı sayılır oranda, fakat bağımsız bir sosyalizm inşası için yetersiz düzeyde gelişmiş bir sanayie sahip bulunan; hem ekonomide hem de siyasal üstyapıda feodal-Ortaçağ ya da "Asya üretim tarzı" ilişkilerinin egemen olduğu; nihayet tayin edici sanayi, ticaret ve banka girişimlerinin, en önemli ulaşım araçlarının, latifundiyaların, sömürge çiftliklerinin vb. yabancı emperyalist grupların elinde yoğunlaşmış olduğu sömürge ve yarı-sömürge ülkeler (Çin, Hindistan, vb.) ve bağımlı ülkeler (Arjantin, Brezilya, vb.). Bu ülkelerde, feodalizme karşı, sömürünün kapitalizm-öncesi biçimlerine karşı verilen mücadele ve köylülüğün tutarlı bir tarım devrimini gerçekleştirmesi ve yabancı emperyalizme karşı ve ulusal bağımsızlık için mücadele verilmesi belirleyici bir önem taşımaktadır. Burada kural olarak, proletarya diktatörlüğüne geçiş ancak bir dizi hazırlık basamağından geçmekle, ancak burjuva ­demokratik devrimin sosyalist devrime dönüştüğü bütün bir dönemin sonucu olarak mümkün hale gelir. Bu ülkelerin çoğunluğunda, sosyalizmin başarılı biçimde inşası ancak proletarya diktatörlüğünün gerçekleşmiş bulunduğu ülkelerin doğrudan desteğiyle mümkündür.

Ücretli işçinin hemen hemen hiç bulunmadığı, nüfusun çoğunluğunun kabile koşulları içinde yaşadığı ve eski klan düzeni (Gentilordnung) kalıntılarının varlığını korumakta olduğu, ulusal burjuvazinin neredeyse hiç bulunmadığı ve yabancı emperyalizmin ilk planda topraklara elkoyan silahlı fatih görünümünde ortaya çıktığı daha geri ülkeler (örneğin Afrika'nın bazı bölgelerinde) -bu ülkelerde temel sorun ulusal kurtuluş mücadelesidir. Eğer proletarya diktatörlüğünün varolduğu ülkeler onlara fiili destek sağlarsa, bu ülkelerde (patlak veren) ulusal ayaklanma ve zafere ulaşması, kapitalist aşamayı atlayarak sosyalizme giden yolu açabilir.

En ileri kapitalist ülkelerde iktidarın proletarya tarafından alınmasının gündeme gelmiş bulunduğu ve Sovyetler Birliği'nde proletarya diktatörlüğünün varolduğu ve dünya çapında önemi olan bir etmen oluşturduğu bir dönemde, dünya kapitalizminin girişi sonucu sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ortaya çıkan kurtuluş hareketleri, -bu ülkelerdeki toplumsal ilişkilerin olgunlaşmamışlığına rağmen, soyutlanarak ele alınırsa­- proletarya diktatörlüğünün ve genelde uluslararası proletarya hareketinin yardım ve desteğiyle sosyalizme doğru gelişme çizgisine girebilirler.

  1. Proletaryanın Dünya Diktatörlüğü İçin Mücadele ve Sömürge Devrimleri Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki devrimci mücadelenin özgün koşulları, proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü için uzun süreli bir mücadele verilmesinin zorunluluğu ve bu diktatörlüğün proletarya diktatörlüğüne doğru gelişmesi; ve nihayet bu kavgada ulusal güdülerin tayin edici önemi, bu ülkelerin komünist partilerinin önüne bir dizi özel görev koymaktadır ki, bunların yerine getirilmesi proletarya diktatörlüğünün genel görevlerinin başarılması için önkoşuldur. Komünist Enternasyonal, aşağıdakileri bu özel görevlerin en önemlileri sayar:

  2. Yabancı emperyalizmin, feodalizmin ve toprak sahipleri bürokrasisinin yıkılması.
  3. Şuralar temeli üzerinde proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünün kurulması.
  4. Tam ulusal bağımsızlık ve devlet bütünlüğü.
  5. Devlet borçlarının silinmesi.
  6. Emperyalistlere ait olan büyük işletmelerin ulusallaştırılması (sanayiin, ulaşımın, bankaların, vb.)
  7. Büyük toprak mülkiyetinin, kilise ve manastır topraklarının istimlakı. Bütün toprak ve arazinin ulusallaştırılması.
  8. Sekiz saatlik işgününün yürürlüğe konması.
  9. Bir devrimci işçi-köylü ordusunun oluşturulması. Mücadelenin devamı sırasında meydana gelen gelişme ve sertleşme (burjuvazinin sabotajları, burjuvazinin sabotajlar yapan bölümüne ait işletmelerin, kaçınılmaz olarak büyük sanayiin ulusallaştırılmasına yönelecek zoralımı) ile, proletaryanın önder ve egemen rol oynadığı sömürge ve yarı-sömürgelerde, burjuva-demokratik ilkelere uygun nitelikteki devrim, proletarya devrimine dönüşecektir. Proletaryanın varolmadığı sömürgelerde, emperyalist iktidarın yıkılışına, halk (köylü) şuraları iktidarının örgütlenmesi, yabancıların işletme ve topraklarının zoralımı ve bu mülklerin devlete devri eşlik etmelidir.

Emperyalizme karşı mücadele ve iktidarın işçi sınıfınca ele geçirilmesi açısından, sömürge devrimleri ve ulusal kurtuluş hareketleri çok büyük bir rol oynarlar. Geçiş döneminde sömürge ve yarı-sömürgelerin, dünya ekonomisi içinde dünyanın kentleri rolünü üstlenmiş bulunan sanayi ülkelerine karşı dünyanın kırlarını oluşturmalarından ötürü de büyük önemleri vardır. Burada sosyalist dünya ekonomisinin örgütlenmesi, sanayi ile tarım arasındaki bağlantının doğru biçimde kurulması sorunu, büyük ölçüde, emperyalizmin bir zamanki sömürgeleriyle ilişkiler sorunu halinde gelmektedir. Bu nedenle, sömürgelerin emekçi yığınlarıyla kardeşçe bir mücadele ittifakı kurmak, emperyalizme karşı mücadelede önder ve egemen rol oynayan dünya sanayi proletaryasının ana görevlerinden biridir.

Dünya devriminin akışı emperyalist devletlerin işçilerini proletarya diktatörlüğü için mücadeleye itmekte ve aynı zamanda yüz milyonlarca sömürge işçi ve köylüsünü yabancı emperyalizme karşı mücadele için sarsıp uyandırmaktadır. Sosyalizmin merkezleri, artan ekonomik güçleriyle sosyalist şura cumhuriyetleri biçiminde varolduklarında, emperyalizmden kurtulmuş sömürgelerin, dünya sosyalizminin sınai merkezleriyle ekonomik alanda yakınlaşmaları ve adım adım birleşmeleri gerçekleşir. Böylelikle onlar, sosyalizmin inşasına katılırlar, egemen sistem olarak kapitalizmin gelişim basamağını atlarlar ve ekonomik ve kültürel alanda hızla ilerleme imkanını elde ederler. Bir vakitlerin geri sömürgelerindeki köylü şuraları ve daha ileri sömürgelerindeki işçi ve köylü şuraları, siyasal bakımdan proletarya diktatörlüğünün merkezleri çevresinde gruplaşırlar ve böylece şura cumhuriyetleri federasyonunun sürekli büyüyen sistemine ve dolayısıyla proletaryanın dünya diktatörlüğü sistemine katılmış olurlar.

Böylece yeni üretim tarzı olarak sosyalizmin gelişimi dünya ölçeğinde gerçekleşir. V. SOVYETLER BİRLİĞİ'NDEKİ PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ VE ULUSLARARASI SOSYALİST DEVRİM

  1. Sovyetler Birliği'nde Sosyalizmin İnşası ve Sınıf Mücadelesi

Kapitalist sistemin derin bunalımının en berrak ifadesi, dünya ekonomisinin kapitalist ülkeler ve sosyalist inşa ülkeleri biçiminde bölünüşüdür. Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğünün içte güçlenmesi, sosyalist inşanın başarıları, Sovyetler Birliği'nin proleter yığınlarda ve, ezilen sömürge halklarında uyandırdığı etki ve saygının artması, bu nedenle, uluslararası sosyalist devrimin ilerlemesi, güçlenmesi ve gelişmesi anlamına gelmektedir.

Sovyet cumhuriyetlerinin işçileri, ülkelerinde, sadece büyük toprak sahiplerinin ve burjuvazinin yıkılması için değil sosyalizmin tamamen kurulması için de gerekli ve yeterli maddi önkoşullara sahiptir. Onlar, uluslararası proletaryanın yardımıyla iç ve dış karşı-devrimin silahlı güçlerinin saldırısını kahramanca püskürtmüş bulunuyorlar. Köylülüğün asıl büyük yığınıyla ittifaklarını sağlamlaştırdılar ve sosyalist inşa alanında büyük başarılar kazandılar.

Proleter sosyalist sanayi ile küçük köylü ekonomisi arasında, tarıma üretici güçlerini geliştirme, sosyalist sanayie ise önder rolünü sürdürme güvencesi veren bağlantı; bu sanayiin tarımla birleşmesi ve parazit sınıfların üretken olmayan tüketimlerini kapitalist biçimde tatmin etmek yerine, tarıma uygunluk göstermesi; kapitalist kar uğruna değil hızla artan kitlesel ihtiyacı karşılamak için yapılan üretim -sonuçta bütün üretim sürecinin büyük ölçüde gelişmesini teşvik eden bir gelişim; nihayet ekonomik iktidar konumlarının proletarya devletinin elinde yoğunlaşması, planlı ekonomi yönetiminin öğelerinin çoğalması ve bununla bağlantılı olan tasarruflar ve üretim araçlarının bilinçli biçimde dağılımı -bütün bunlar proletaryaya sosyalist inşa yolunda hızla ilerlemek imkanını verir.

Bütün ulusal ekonominin üretici güçlerinin daha üst bir düzeye yükselmesi ile, uluslararası ve iç durumun dikte ettiği hızlı bir tempoyla izlenecek olan, sanayileşmeye yönelik kesin rota ile, Sovyetler Birliği proletaryası, kapitalist güçlerin planlı biçimde yeniden gündeme gelen mali ve ekonomik boykot girişimlerini dikkate almaksızın, hem üretim araçları miktarı hem de bütün ülkenin toplam üretimi ve mal satışındaki payları bakımından ulusal ekonominin toplumsallaştırılmış (sosyalist) bölümlerinin özgül ağırlığını artırmaktadır. Toprağın ulusallaştırılmasının ve ülkenin artan sanayileşmesinin sonucu olarak, sosyalist devlet sanayii, devlet ulaşım ve bankalar sistemi, devlet ticareti ve hızla büyüyen kooperatifler aracılığıyla, küçük ve en küçük köylü ekonomilerini gittikçe daha fazla peşlerine takıyorlar.

Tarımda üretici güçlerin gelişmesi, köylülük içindeki ayrışmayı sınırlayan koşullar altında gerçekleşiyor (toprağın ulusallaştırılması ve bununla birlikte toprak ve arazi alım ­satımının yasaklanması, keskin biçimde artan vergilendirme, kooperatiflerin ve yoksul ve orta köylü yığınının üretim ortaklıklarının finanse edilmesi, ücretli emek kullanımının yasal açıdan düzenlenmesi, büyük köylülerin siyasal ve toplumsal haklarının kısıtlanması, kır yoksullarının özel olarak örgütlenmeleri, vb.) .Ancak sosyalist sanayii, üretici güçlerinin, tarımın yeni tarım tekniği temeli üzerinde geniş kapsamlı bir re organizasyonuna ve dolayısıyla köylü ekonomilerinin hemen büyük topluluklar (kollektif ekonomiler) halinde biraraya getirilmesine imkan verecek bir gelişme düzeyine henüz erişmemiş bulunduğu sürece; ekonomik açıdan, fakat yavaş yavaş siyasal açıdan da "yeni burjuvazi" diye adlandırılanlarla birleşen büyük köylülük de belirli bir dereceye kadar gelişir.

Sovyetler Birliği proletaryası bütün belirleyici ekonomik komuta kademelerini elinde bulundurmaktadır: "Yeni Ekonomi Politikası"nın (NEP -ç) son döneminde bütün ekonomi içindeki payı büyük ölçüde azalan kent özel sermayesinin kalıntılarını, sistemli biçimde tasfiye etmektedir; meta ve para ekonomisinin gelişimiyle kırlarda ortaya çıkan sömürücü tabakaların büyümesini her yoldan engellemektedir; kırsal alanda var olan Sovyet ekonomilerini desteklemekte ve yenilerinin oluşturulmasını teşvik etmektedir; proletarya diktatörlüğü altında sosyalist sanayiin ekonomik önder rolü sayesinde sosyalizmin gelişmesiyle özdeş hale gelen ve hızla ilerleyen kooperatifler içinde birleşme yoluyla, basit köylü meta üreticilerinin büyük çoğunluğunu kendi bütünsel ekonomik sistemi, dolayısıyla sosyalist inşa çabası içine çekmektedir. Yeniden-inşa sürecinden, ülkedeki üretimin bütün teknik temelinin genişletilmiş yeniden-üretimine geçilmesiyle birlikte, Sovyetler Birliği proletaryası, daha şimdiden yerine getirmeye başlamış bulunduğu yeni görevlerle karşılaşmaktadır: Yeni üretim tesislerinin oluşturulması (yani üretim araçları üretimi, ağır sanayiin kurulması ve özellikle elektrikleştirme) ve satış, alım ve kredi kooperatiflerinin teşvik edilmesinin yanısıra, doğrudan ve sürekli daha geniş yığınları kapsar biçimde, köylülüğün kolektivizm temeli üzerinde üretim kooperatiflerinde örgütlenmesi -bu, proletarya devletinin geniş kapsamlı maddi yardımını gerektiren bir görevdir.

Sovyetler Birliği'nde artık belirleyici ekonomik güç haline gelmiş bulunan ve ekonominin gelişimine damgasını vuran sosyalizm böylece, ülkenin küçük-burjuva niteliğinden doğan ve sınıf karşıtlıklarının geçici olarak keskinleşmesiyle bağlantılı bulunan güçlükleri sistemli biçimde asarak, tam anlamıyla gerçekleşmeye doğru ilerlemektedir.

Sanayiin teknik bakımdan yeniden-düzenlenmesi ve büyük boyutlu yeni tesislerin gerekliliği, sosyalist gelişmenin yoluna, sonuçta ülkenin teknik ve ekonomik geriliğine, Dünya Savaşı ve iç savaşta meydana gelen yıkıma bağlanabilecek olan bir dizi güçlük çıkmasına neden olmaktadır. Buna rağmen, işçi sınıfının ve geniş emekçi yığınlarının hayat düzeyi sürekli yükselmektedir. Sanayiin sosyalist rasyonelleştirilmesinin ve bilimsel tarzda örgütlenmesinin ilerlemesiyle birlikte, adım adım, proletaryanın çalışma ve hayat koşullarının düzelmesi açısından daha geniş perspektifler yaratan yedi saatlik işgünü uygulanmaktadır.

Sovyetler Birliği'nin ekonomik bakımdan güçlenmesine, ekonominin sosyalist bölümünün, kesintisiz biçimde artan önemine dayanarak, işçi sınıfı devrimci mücadeleler içinde çelikleşmiş Komünist Partisinin önderliği altında, milyonlarca emekçiden oluşan yeni yığınları sürekli sosyalist inşa çalışmasına katmaktadır. İşçi sınıfı bu arada, kırsal alanda kır yoksullarına dayanmakta ve büyük köylülere karşı mücadeleyi bir an bile bırakmadan köylülüğün asıl büyük yığınıyla, orta köylülükle sıkı bir ittifak kurmaktadır. Bunun için temel araçlar şunlardır: Geniş kitle örgütlerinin geliştirilmesi (yönetici güç olarak parti, bütün proletarya diktatörlüğü sisteminin belkemiği olarak sendikalar, Komünist Gençlik Birliği, her türden kooperatifler, emekçi kadınların, kadın işçi ve köylülerin örgütleri, çeşitli dernekler, işçi ve köylü muhabirler, spor örgütleri, bilimsel topluluklar , kültür ve eğitim örgütleri) ve yığınların inisiyatiflerinin en geniş biçimde teşvik edilmesi, ekonomi ve yönetimin bütün alanlarındaki yönetici işlevlere sürekli yeni işgüçlerinin getirilmesi ve seçilmesi. Yığınların sürekli olarak sosyalist inşa çalışması içine katılması; proletarya içinden gelecek yeni yöneticilerle bütün devlet, ekonomi, sendika ve parti aygıtının sürekli olarak yenilenmesi; yüksek okullar, kurslar, v.b. aracılığıyla inşa çalışmasının bütün dalları için işçiler arasından, özellikle işçi gençlik arasından sistemli biçimde yeni sosyalist kadroların yetiştirilmesi -bunlar proletaryanın yönetici kadrolarının bürokratik kemikleşmesine ve toplumsal bakımdan yozlaşmasına karşı en önemli güvencelerdir.

  1. Sovyetler Birliği ve Onun Uluslararası Devrime Karşı Yükümlülükleri

Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğü Rus emperyalizmini yıktı, Çarlık İmparatorluğu'nun sömürgelerin ve ezdiği ulusları kurtardı ve bu alanları sanayileştirerek, kültürel ve siyasal gelişmeleri için sağlam bir temel yarattı, özerk bölgelerin, özerk cumhuriyetlerin ve federal cumhuriyetlerin hukuki konumlarını Sovyetler Birliği Anayasası'nda sağlamlaştırdı ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tam anlamıyla gerçekleştirdi. Böylece, Sovyetler Birliği'ndeki çeşitli milliyetlere sadece biçimsel değil gerçek eşitliği de sağladı.

Proletarya diktatörlüğü ve sosyalist inşa ülkesi olarak, işçi sınıfının muazzam başarılarının, proletarya ile köylülüğün ittifakının ülkesi olarak, Marksizmin bayrağı altında ilerleyen yeni bir kültürün ülkesi olarak Sovyetler Birliği, zorunlu olarak, bütün ezilen sınıfların uluslararası hareketinin temeli, uluslararası devrimin ana merkezi, dünya tarihinin en önemli etmeni haline gelmektedir. Sovyetler Birliği'nde proletarya, dünya tarihinde ilk kez kendi anavatanı için savaşmakta. Sömürge halkların kurtuluş mücadeleleri için, Sovyetler Birliği, en güçlü çekim merkezi haline geliyor.

Böylece Sovyetler Birliği, sadece yeni bir sosyalist ekonomi sisteminin temellerini oluşturduğu ve böylelikle dünya kapitalist sisteminin dışına çıktığı için değil, aynı zamanda eşi daha bulunmayan devrimci bir rol oynadığı, bütün ülkelerin proleterlerini iktidarı almaya teşvik ederek, uluslararası proletarya devriminin motor rolünü oynadığı için, kapitalizmin genel bunalımı içinde önemli bir etmen haline geliyor; Sovyetler Birliği işçi sınıfının, sadece kapitalizmi yıkmaya değil, sosyalizmi kurmaya da yetenekli olduğunu, hatta buna daha fazla yetenekli olduğunu gösteren canlı bir örnek rolü oynamakta; ve Sovyetler Birliği, dünyanın bütün halklarının, dünya sosyalist şura cumhuriyetleri birliği içinde kardeşçe ilişkiler kurmaları ve dünya proletaryasının, iktidarı aldıktan sonra gerçekleştirmek zorunda olduğu, bütünsel bir sosyalist dünya ekonomisi içinde bütün ülkeler emekçilerinin ekonomik bakımdan birleşmeleri açısından da bir örnek oluşturmaktadır.

İki ekonomik sistemin -Sovyetler Birliği'nin sosyalist ve öteki ülkelerin kapitalist sistemleri­- yanyana varolması sonucunda, proletarya devleti açısından, kapitalist dünyanın saldırılarına (boykot, abluka, v.b.) karşı savunma görevi doğmaktadır. Fakat aynı zamanda, ekonomik manevralar yapmak ve kapitalist ülkelerle olan ekonomik bağlantılarından (başarılı bir sosyalist inşanın temel önkoşullarından biri olan dış ticaret tekeli yardımıyla, krediler, istikrazlar, imtiyazlar, v.b. biçiminde) yararlanmak da onun görevidir. Burada, dış ülkelerle bağlantıları mümkün olduğunca geniş kapsamlı bir tarzda biçimlendirmek, fakat sadece Sovyetler Birliği'ne yarar sağlıyorsa, yani ağır sanayi, elektrikleşme ve nihayet sosyalist makine imalatı için gerekli temeli yaratarak, Sovyetler Birliği'nin sanayiinin güçlendirilmesine hizmet ediyorsa bunu yapmak; bu, ilk koşul olarak kabul edilmelidir. Sovyetler Birliği, ancak çevresindeki, kapitalist dünya ­karşısında ekonomik bağımsızlığını güven altına alabildiği ölçüde, sosyalist inşa çabasının yok edilmesi ve dünya sosyalist sisteminin bir uzantısına dönüşme tehlikesine karşı sağlam bir teminat sağlamış olur.

Sovyet pazarının kendileri için taşıdığı öneme rağmen, kapitalist devletler sürekli olarak, ticaret çıkarları ile, dünya devriminin daha da büyümesi anlamına gelen, Sovyetler Birliği'nin güçlenmesinden duydukları korku arasında bocalıyorlar. Fakat yine de emperyalist devletlerin politikasında belirleyici olan ana eğilim, Sovyetler Birliği'ni çember içine alma ve, hedefi Sovyetler Birliği'ni ortadan kaldırmak ve bütün dünya üzerinde burjuvazinin terör rejimini kurmak olan karşı-devrimci bir savaşı ilan etme çabasıdır.

Ama ne emperyalizmin Sovyetler Birliği'ni siyasal bakımdan bir çember içine alma yolundaki inatçı girişimleri, ne de bir askeri saldırı tehlikesi, proletarya diktatörlüğünün başında bulunan, Komünist Enternasyonal seksiyonu Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ni uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmekten ve bütün ezilenlere -kapitalist ülkelerin işçi hareketleri­ ile emperyalizme ve ulusal baskının her biçimine karşı mücadelecinde sömürge halklarına -yandaş çıkmaktan alıkoyamaz.

  1. Uluslararası Proletaryanın Sovyetler Birliği'ne Karşı Yükümlülükleri

Sovyetler Birliği, proletaryanın gerçek anavatanı, onun kazanımlarının en sağlam dayanağı ve onun uluslararası çapta kurtuluşunun en önemli etmenidir; bu, uluslararası proletaryaya, Sovyetler Birliği'ndeki sosyalist inşanın başarısına yardımcı olma ve proletarya diktatörlüğü ülkesini kapitalist güçlerin bütün saldırılarına karşı her türlü araçla savunma yükümlülüğünü getirir.

"Dünyanın siyasal durumu şimdi proletarya diktatörlüğünü gündeme getirdi ve dünya politikasındaki bütün olaylar kaçınılmaz olarak tek bir merkezi noktanın çevresinde, yani dünya burjuvazisinin, bütün ülkelerdeki ileri işçilerin şura hareketlerini ve sömürgelerin ve ezilen halkların bütün ulusal kurtuluş hareketlerini zorunlu olarak çevresinde toplayacak olan Rus Sovyet Cumhuriyeti'ne karşı verdiği mücadele çevresinde yoğunlaşıyor" (Lenin)

Emperyalist devletlerin Sovyetler Birliği'ne saldırması ve ona karşı bir savaş durumunda, uluslararası proletaryanın cevabı şu olmalıdır: Proletarya diktatörlüğü ve Sovyetler Birliği'yle ittifak sloganı altında, cüretkar ve kararlı kitle eylemleriyle emperyalist hükümetleri yıkma amacı güden bir mücadele.

Sömürgeler ve öncelikle Sovyetler Birliği'ne saldıran emperyalist bir devletin sömürgeleri, emperyalizmin silahlı kuvvetlerinin başka tarafa yönelmesinden yararlanarak, onlara karşı bütün güçleriyle mücadeleye girişmeli, devrimci eylemler örgütlemeli ve böylelikle emperyalist egemenliği yıkmak ve savaşıp tam bağımsızlığı elde etmek için bundan yararlanmalıdırlar.

Fakat Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin yükselişi ve uluslararası etkisinin büyümesi, sadece emperyalist güçlerin ve onların sosyal-demokrat ajanlarının kinini uyandırmakla kalmıyor, aynı zamanda bütün dünyadaki geniş emekçi yığınlarının en büyük sevgisini uyandırıyor ve bütün ülkelerin ezilenlerini, eğer proletarya diktatörlüğü ülkesi emperyalizmin saldırısına uğrayacak olursa tüm ülkelerdeki ezilenleri, bu ülke uğruna her türlü aracı kullanarak mücadele etmeye hazır duruma getiriyor.

Böylece, günümüz dünya ekonomisindeki çelişkilerin gelişmesi, kapitalizmin genel bunalımının derinleşmesi ve emperyalistlerin Sovyetler Birliği'ne silahlı saldırısı, kesin bir zorunlulukla, muazzam bir devrimci patlamaya yol açıyor. Bu patlama, uygar diye adlandırılan bir dizi ülkede kapitalizmi kendi yıkıntıları altına gömecek, sömürgelerdeki muzaffer devrimlerin zincirinden boşanmasına yol açacak, proletarya diktatörlüğünün temelini muazzam ölçülerle genişletecek ve böylece sosyalizmin bütün dünya üzerindeki nihai zaferine doğru atılmış dev bir adım olacaktır. VI. PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ İÇİN MÜCADELEDE KOMÜNİST ENTERNASYONAL'İN STRATEJİSİ VE TAKTİĞİ

  1. İşçi Sınıfı İçinde Komünizme Düşman İdeolojiler

Kapitalizme karşı proletarya diktatörlüğü için mücadelesinde devrimci komünizm, işçi sınıfı içinde çok sayıda akımla karşılaşır: Bunların bir bölümü az ya da çok, emperyalist burjuvazinin ideolojik boyunduruğu altına girmek anlamına gelirken, ötekiler, zaman zaman finans-kapitalin kölelik zincirlerine karşı ayaklanan, fakat mücadele içerisinde mantıklı, bilimsel gerekçelere dayanmayan, bir strateji ve taktik izlemeyen ve bu mücadeleyi örgütlü biçimde, proletaryaya özgü sıkı disiplinle sürdüremeyen küçük-burjuvazinin ideolojik baskısını yansıtırlar.

Bütün yardımcı aygıtlarıyla -okul, basın, tiyatro, kilise, emperyalist devletin muazzam toplumsal gücü her şeyden önce, proletaryanın sosyalist devrim yolu üzerinde en büyük engeli oluşturan mezhepçi ve reformist akımların işçi sınıfı içersinde varolmasında yansır.

İşçi sınıfı içindeki mezhepçi, dini nitelik taşıyan akımlar, ilk planda, çoğunlukla burjuvazinin aynı doğrultudaki siyasal örgütleriyle doğrudan ilişki içinde bulunan, egemen sınıfın şu ya da bu kilise örgütüne yönelen mezhepçi sendikaların varlığında ifadelerini bulurlar (Katolik sendikalar, Genç Hristiyan Erkekler Birliği, Siyonist örgütler ve benzerleri). Bu akımlar, proletaryanın bazı tabakalarındaki ideolojik tutsaklığın en berrak ifadesidir; bunların büyük bölümü romantik-feodal bir kılıktadır. Bu örgütlerin, dinin kutsal suyuyla, kapitalist rejimin bütün rezilliğini kutsayan ve cehennem azabıyla tehdit ederek koyuncukları üzerinde terör estiren yöneticileri, sınıf düşmanının proletarya kampında bulunan en gerici kollarıdır.

Burjuvazinin ideolojik etkisi altına girmenin sinik-ticari ve dünyevi-emperyalist biçimi, modern "sosyalist" reformizmdir. Bu reformizm, temel öğretilerinin hepsini emperyalist politikanın yasalarından çıkartmaktadır ve bugün de bilinçli şekilde anti-sosyalist ve açıkça karşı-devrimci nitelik taşıyan "Amerikan Emek Federasyonu"nu örnek almaktadır. Amerikan sendika kodamanlarının, burjuvazinin bu çanak yalayıcılarının "İdeal" (‘fikri' anlamında -ç) diktatörlüğü, sadece Amerikan dolarının "ideal" diktatörlüğünün yansımasıdır; İngiliz reformizminin ve onun İşçi Partili "Kraliyet" sosyalistlerinin yardımıyla Amerikan reformizmi, bütün uluslararası sosyal-demokrasinin ve Amsterdam Enternasyonali önderlerinin teori ve pratiklerinin temel öğesi haline geldi. Alman ve Avusturya sosyal-demokrasisinin önderleri bu teoriyi Marksist bir terminolojiyle badanalıyor ve böylelikle Marksizm'e adice ihanet etmiş olduklarını gizliyorlar. Sosyal-demokrat partilerde ve bunlar aracılığıyla reformist sendikalarda geniş bir örgütsel temele sahip olan "sosyalist" reformizm, devrimci komünizmin işçi hareketi içindeki baş düşmanıdır ve bütün politikası ve teorisiyle, proletarya devrimine karşı-etkide bulunan bir güçtür.

Sosyal-demokrat partiler dış politikada ise, "anavatan savunması" bayrağı altında emperyalist savaşı aktif biçimde teşvik ettiler. Emperyalist devletin yayılması ve "sömürge politikası" onlarca her yönden desteklendi; yönünü emperyalist devletlerin karşı-devrimci "kutsal ittifak"ına ("Milletler Cemiyeti") göre tayin etme, "ultra emperyalizm" vaazları verme, kitleleri sözde pasifist (savaş aleyhtarı -ç) sloganlarla harekete geçirme ve aynı zamanda Sovyetler Birliği'ne karşı saldırılarında ve ona karşı giriştiği savaş hazırlıklarında emperyalizmi aktif biçimde destekleme -bunlar reformizmin dış politikasının ana hatlarıdır.

Sosyal-demokrasi, iç politika alanında ise kapitalist rejimi dolaysız biçimde destekleme ve teşvik etme görevini üstlenmiştir. Kapitalizmin rasyonelleştirilmesinin ve kapitalizmin istikrara kavuşturulmasının sonuna kadar desteklenmesi; sınıfsal barışın, "ekonomik barış"ın güven altına alınması; işçi örgütlerini girişimcilerin ve emperyalist soyguncu devletin örgütleriyle kaynaştırma politikası; "ekonomik demokrasi" diye adlandırılan şeyin pratiği (bu, gerçekte tümüyle tröst sermayesinin boyunduruğu altına girme pratiğiyle eş anlamlıdır; emperyalist devlete ve özellikle onun sözde demokratik tabelasına yaltaklanma; bu devletin organlarının, polisinin, ordusunun, jandarmasının, onun sınıf mahkemesinin oluşturulmasına aktif biçimde katılma; devrimci komünist proletaryanın her türlü saldırısına karşı bu devletin savunulması ve sosyal-demokrasinin devrimci bunalım zamanlarında oynadığı cellat rolü -bu da reformizmin iç politika çizgisidir.

Reformizm, görünürde, burjuvazi karşısında sendikal mücadeleye önderlik eder, öte yandan bu alanda da mücadeleyi, kapitalistler sınıfını her türlü sarsıntıdan koruyacak ve ne olursa olsun kapitalist mülkiyetin temel taşlarına el sürdürtmeyecek bir tarzda yürütmeyi ana görevi sayar.

Teori alanında sosyal-demokrasi Marksizm'i tümüyle gözden çıkarmıştır. Revizyonizm aşamasından geçerek, tam anlamıyla burjuva-liberal sosyal-reforma ve açıkça sosyal-emperyalizme varmıştır. Marx'ın kapitalizmin çelişkilerine ilişkin öğretisinin yerine, kapitalizmin uyumlu gelişimine ilişkin burjuva öğretisini geçirmiş; bunalımlara ve proletaryanın yoksullaşmasına ilişkin öğretiyi rafa kaldırmış; sınıf mücadelesinin savaşçı, alev alev yanan teorisini o mantıksız sınıf barışı vaazına çevirmiş; sınıf karşıtlıklarının keskinleşmesine ilişkin öğretiyi gözden çıkartarak yerine kapitalizmin "demokratikleştirilmesi"ne ilişkin ahmakça masalları geçirmiş; kapitalizmde savaşların kaçınılmazlığı teorisinin karşısına, burjuvazinin pasifizm dalaverasını ve "ultra-emperyalizm" denen şu düzenbazca sureyi koymuş; kapitalizmin devrimci tarzda yıkılışı teorisini çarpıtarak, barışçıl yoldan sosyalizm haline geliveren "sağlıklı" kapitalizme ilişkin şu beş para etmek görüşü ortaya sürmüş; devrimin yerine evrimi geçirmiş; burjuva devletin parçalanması yerine onun inşasına aktif biçimde katılmayı; proletarya diktatörlüğü öğretisi yerine burjuvaziyle koalisyon teorisini; uluslararası proletarya dayanışması yerine emperyalist anavatanların savunulmasından söz eden İncil'i; Marx'ın diyalektik materyalizmi yerine idealist felsefeyi ve burjuvazinin masasından düşen dini artıklarla kırıştırılmasını getirmiştir.

Bu sosyal-demokrat reformizm içinde bazı yönelimlerin ayırt edilmesi gerek; bunlar, sosyal-demokrasinin burjuvaca yozlaşmasını özellikle belirgin biçimde karakterize etmektedir.

Proletarya devrimiyle mücadele düşüncesi ve kapitalist düzene aldığı olumlu tavır daha adından belli olan yapıcı sosyalizmi (MacDonald ve Co.), "Fabian Derneği"nin (S. ve B. Webb, Bernard Shaw, Lord Olivier, v.b.) liberal-yardımsever devrim aleyhtarı burjuva geleneklerini devam ettirmektedir. Proletarya diktatörlüğünü ve burjuvaziye karşı mücadelede zor kullanılmasını ilke olarak reddetmesiyle, bu akım, proletaryaya ve sömürge halklarına karşı zor kullanılarak yürütülen mücadeleyi desteklemektedir. Kapitalist devletin savunucusu olarak bu akım, devlet kapitalizmini, sosyalizm maskesi altında göklere çıkarır ve sınıf mücadelesi öğretisini "bilimsellik-öncesi" bir teori diye niteleyerek emperyalizmin her iki yarıküredeki en ilkel ideologlarıyla, birleşir. "Yapıcı sosyalizm", kapitalizmi ortadan kaldırmaya yarayacak araç diye, tazminat karşılığı ulusallaştırmayı öneren ölçülü bir programı, toprak kiralarının vergilendirilmesini, miras ve gelir vergisi konulmasını vaaz eder. Sovyetler Birliği'ndeki proletarya diktatörlüğünün kararlı bir düşmanı olan "yapıcı sosyalizm" burjuvaziyle en sıkı ittifak içersindedir, gerek proletaryanın komünist hareketinin, gerekse sömürge devriminin aktif bir düşmanıdır.

"Yapıcı sosyalizm"in özel bir varyasyonu da, "kooperatizm" veya "kooperatif sosyalizmi"dir (Charles Gide, Toto­mianz ve Şürekası). O da sınıf mücadelesini kararlı biçimde yadsır ve tüketicilerin kooperatifler içinde örgütlenmesini, (gerçekte sağlamlaştırmak için bütün gücüyle çalıştığı) kapitalizmin ortadan kaldırılmasının barışçıl bir aracı olarak sunar. Tüketim kooperatiflerinin kitle örgütleri içinde geniş yığınları her gün sistemli biçimde etkilemek için kullandığı çok dallı bir propaganda aygıtına sahip olan "kooperatif sosyalizmi", devrimci işçi hareketine karşı amansız biçimde mücadele eder. Onun hedeflerini gerçekleştirmesini önler ve bu gün reformist karşı-devrim kampındaki en aktif etmenlerden biridir.

"Lonca sosyalizmi" ("Gildensozialismus" ) denen akım, "devrimci" sendikalizmle burjuva-liberal Fabriancılığı, anarşist ademi merkeziyetçilik ile ("ulusal sanayi loncaları" ) devlet-kapitalisti merkeziyetçiliği, Ortaçağın lonca-zanaatçı türü sınırlılığıyla modern kapitalizmi biraraya getirmeye çalışan eklektik bir girişimdir. Lonca sosyalizmi sözde, "gayrı-­ahlaki") bir düzen olan "ücret sistemi"nin ortadan kaldırılması talebi ile yola çıkar; bu, işçilerin sanayi üzerindeki denetimleriyle sağlanacaktır; ve böylece en önemli sorunu, iktidar sorununu görmezlikten gelir. İşçileri, aydınları ve teknisyenleri ulusal "sanayi loncaları"nın oluşturacağı bir federasyonda toplamak ve loncaları burjuva devleti çerçevesi içinde barışçıl yoldan ("içten denetim") sanayii yönetecek organlara dönüştürmek isteğiyle, lonca sosyalizmi, gerçekte bu devleti savunur ve onun emperyalist anti-proleter niteliğini gizler. Loncalarda örgütlenmiş "üreticiler"e karşı, devlete "tüketiciler"in çıkarlarının "sınıfların üzerinde duran" bir temsilcisi rolünü yükler. "İşlevsel demokrasi" (yani kapitalist toplumun sınıflarının toplumsal üretimdeki belirli işlevlerine göre mesleklere ayrılarak temsil edilmeleri sistemi) vaazıyla lonca sosyalizmi, faşizmin "korporasyon devleti"ne zemin hazırlar. Lonca sosyalistlerinin çoğunluğu hem parlamentarizmi hem de "doğrudan eylem"i yadsır ve böylece işçi sınıfını tam bir eylemsizliğe ve pasif kalarak burjuvazinin boyunduruğu altına girmeye mahkum eder. Yani lonca sosyalizmi, sendikacı ütopist oportünizmin kendine özgü bir türüdür ve devrim aleyhtarı bir rolden başka bir rol oynaması mümkün değildir.

Nihayet, sosyal-demokrat refomizmin özel bir biçimi de Avusturya-marksizmidir. Sosyal-demokrasinin "sol" kanat ideolojisinin bir öğesi olan Avusturya-marksizmi, işçi yığınlarına yönelik özel bir incelikte bir aldatmaca türüdür. 0, Marksist terminolojiyi iğfal eder ve aynı zamanda devrimci Marksizmin temellerinden kopar (Avusturya marksistleri­nin felsefe alanında Kantiyanizmi, Machizmi, v.b. benimsemeleriyle); dine göz kırpar, İngiliz reformistlerinin işlevsel demokrasi teorisini ödünç alır ve "cumhuriyetin inşası"nı, yani burjuva devletin inşasını üstlenir. Avusturya-mark­sizmi, "sınıf güçlerinin dengesi" denen durumda, yani tam da devrimci bir bunalım olgunlaşmakta olduğu sırada, "sınıfların birlikte çalışması"nı öğütler. Bu teori, gericiliğin saldırılarına karşı "demokrasi"nin savunulması maskesi altında, proletarya devrimini ezme amacıyla burjuvazi ile koalisyon yapmayı meşrulaştırır. Avusturya-marksizminin gericiliğin saldırısı halinde mümkün gördüğü zor kullanımı, nesnel olarak ve pratikte, gericiliğin proletarya devrimine karşı zor kullanmasına dönüşür. Avusturya-marksizmin "işlevsel rolü", komünizme yaklaşmakta olan işçileri kandırmaktır; bu nedenle o, proletaryanın özellikle tehlikeli ve soyguncu sosyal-emperyalizmin açık yandaşlarından daha tehlikeli bir düşmanıdır.

Bütün bu akımlar, "sosyalist" reformizmin öğeleri olarak, emperyalist burjuvazinin işçi sınıfı kampındaki ajanlarıdır; öte yandan komünizm yerleri sağlam olmayan toplum tabakalarının yalpalamalarının ifadesi niteliğindeki bir dizi küçük-burjuva akımla da karşılaşır (çözülmekte olan kent küçük-burjuvazisi, lumpen proletarya, sınıfsızlaşmış aydınlar ve bohemler, yoksullaşmış zanaatçılar, köylülüğün belirli tabakaları, v.b.). Bu akımlar siyasal bakımdan son derece istikrarsız oluşlarıyla kendilerini belli ederler, pek ender olmamak üzere "sol" lafızlar kullanarak sağ politikalarını örterler veya güçlerin nesnel bir değerlendirmesini yapacak yerde farfaracı siyasal jestler yaparak maceracılığa düşerler; bu arada, bitmek tükenmek bilmez devrimci palavraları çok kez en derin kötümserliğe ve düşman karşısında tam bir teslimiyetçiliğe dönüştüğü de görülür. Bu akımlar ancak belirli koşullar altında -özellikle siyasal durumun aniden değiştiği ve geçici geri çekilmelerin zorunlu olduğu zamanlarda­ proletarya saflarında son derece tehlikeli bir başıbozukluğa yol açabilir ve böylece proletaryanın devrimci hareketini engelleyebilir.

En önde gelen temsilcileri (Kropotkin, Jean Grave, v.b.) 1914-1918 savaşı sırasında haince emperyalist burjuvazinin kampına geçen anarşizm, proletaryanın kapsamlı, merkezi ve disiplinli örgütlenmesinin zorunluluğunu yadsır ve onu güçlü kapitalist örgütler karşısında savunmasız bırakır. Bireysel terör propagandası yaparak proletaryayı kitle örgütlenmeleri ve, kitle mücadelesi yöntemlerinden saptırır. Anarşizm, soyut bir "özgürlük" kavramından hareketle proletarya diktatörlüğünü yadsıyarak, burjuvaziye karşı, onun ordularına ve bütün baskı organlarına karşı proletaryanın elindeki en önemli ve kesin silahı çekip alır. Anarşizm, proletarya mücadelesinin merkezlerinde herhangi bir kitle hareketi oluşturmak bir yana, gitgide bütün taktiği ve bütün eylemleriyle -bunların arasında, Sovyetler Birliği'ndeki işçi sınıfı diktatörlüğüne karşı çıkması da vardır- nesnel olarak devrim aleyhtarı güçlerin birlik cephesinde yerini alan bir mezhep haline gelmektedir.

İdeologlarının azımsanmaması gereken bölümü savaşın kritik döneminde faşist türden "anti-parlamentarist" karşı ­devrim kampına geçen veya sosyal-demokrat nitelikte barışçı reformistler haline gelen "devrimci" sendikalizm, etkide bulunabildiği her yerde, kitlelerin devrimcileştirilmesini engeller: Anarşizm gibi o da siyasal mücadeleyi (ve özellikle devrimci partamentarizmi) ve proletaryanın devrimci diktatörlüğünü yadsır. İşçi hareketinin ve özellikle sendikal hareketin loncalar biçiminde merkezsizleştirilmesini vazeder, proletarya partisini reddeder, ayaklanmanın zorunluluğunu yadsır ve genel greve aşırı değer biçer ("kavuşturulmuş kollar taktiği"). Onun, proletarya diktatörlüğünü yadsımasıyla bağlantılı olarak, Sovyetler Birliği'ne yönelttiği saldırılar, bu açıdan onu sosyal-demokrasiyle aynı cepheye sokar.

Bütün bu anlatılan akımlar ve doğrultular, proletarya devriminin işçi hareketi içindeki en büyük düşmanıyla, sosyal-demokrasiyle, politikanın temel sorununda, proletarya diktatörlüğüne karşı tavır sorununda uyuşurlar. Bu nedenle hepsi şu ya da bu ölçüde Sovyetler Birliği'ne karşı sosyal-demokrasiyle aynı cephede yer alırlar.

Marksizm'e toptan ihanet etmiş bulunan sosyal-demokrasi, gittikçe artan ölçüde, Fabianların, yapıcı sosyalistlerin ve lonca sosyalistlerinin ideolojisine dayanmaktadır. Bu akımlar, İkinci Enternasyonal'in burjuva "sosyalizm"inin liberal-reformist resmi ideolojisi haline gelmektedir.

Ezilen ulus ve ırklar arasında olduğu gibi, sömürge ülkelerde de, komünizm, işçi hareketi içindeki bazı özgün akımların etkileriyle karşılaşır. Gelişimin belli bir basamağına kadar olumlu rol oynamış, ama gelişimin yeni evresinde gerici güçler haline gelen akımlardır bunlar.

Sun-Yat-Senizm Çin'de küçük-burjuva ulusal "sosyalizm"inin ideolojisiydi. "Üç ilke" (milliyetçilik, demokrasi, sosyalizm) öğretisinde halk kavramı sınıf kavramını gölgeliyordu; sosyalizm, özel bir sınıf, yani proletarya tarafından gerçekleştirilecek özel bir üretim tarzı olarak değil, bulanık bir toplumsal refah tasarımı olarak kavranıyordu; emperyalizme karşı mücadele, Çin'de sınıf mücadelesinin gelişmesi perspektiflerine bağlanmıyordu. Bu yüzden, Çin Devrimi'nin ilk aşamasında muazzam olumlu bir rol oynayan Sun-Yat-Se­nizm, Çin Devrimi'nin ilerki akışı sırasında, ilerleyen sınıfsal ayrışma ile birlikte, devrimci gelişimin ideolojik biçimlerinden biri olma konumundan çıkarak devrimi alıkoyan zincir durumuna geldi. Sun­ Yat-Senizmin takipçileri, onun ideolojisinin nesnel bakımdan gericileşmiş yanlarının altını aşırı ölçülerde abartarak çizdiler ve böylece onu, Kuomintang'­ın, açıkça karşı-devrimci bir güç haline dönüştükten sonra resmi ideolojisi haline getirdiler. Çin'deki proleter ve emekçi köylü yığınlarının ideolojik gelişimi, bu nedenle Kuomintang'ın sürdürdüğü aldatmacaya karşı kararlı bir mücadele ve Sun­ Yat-Senizm ideolojisi kalıntılarının aşılması ile birlikte yürümelidir.

Baştan başa dini görüşlerle dolu olan, en geri ve ekonomik bakımdan gerici yaşama biçimlerini idealize eden, çıkış yolunu proletarya sosyalizminde değil, bu geri biçimlere geri dönüşte gören, pasif biçimde sabretmeyi vaazeden ve sınıf mücadelesini olumsuzlayan, Hindistan'daki Gandicilik gibi akımlar, devrimin gelişme süreci içerisinde açıkça gerici güçler haline gelirler. Gandicilik yavaş yavaş halk kitlelerinin devrimine karşı çıkan bir ideoloji haline gelmektedir. Komünizmin onunla acımasızca mücadele etmesi gerekir.

Amerika'daki zenci küçük-burjuvazisinin ve zenci işçilerinin ideolojisi olan ve bugün hala zenci kitleler üzerinde belirli bir etkiye sahip bulunan Garveycilik, bugün aynı biçimde, bu kitlelerin devrimcileşmesini engellemektedir. Başlangıçta zencilerin toplumsal bakımdan tam anlamıyla eşit haklara sahip olmaları hedefiyle ortaya çıkmışken, daha sonra Amerikan emperyalizmine karşı mücadele yerine "Yeniden Afrika'ya" sloganını ileri süren bir tür "zenci siyonizmi" haline gelmiştir. Herhangi bir demokratik öğeden yoksun bulunan ve varolmayan bir "zenci imparatorluğu"nun aristokratik nitelikleriyle oynayıp duran bu tehlikeli ideolojiye karşı en sert biçimde mücadele edilmelidir, çünkü o zenci kitlelerinin Amerikan emperyalizmine karşı verdikleri kurtuluş mücadelesini teşvik etmemekte, engellemektedir.

Bütün bu eğilimlerin karşısında proletarya komünizmi yer almaktadır. Bütün dünyanın devrimci işçi sınıfının kudretli ideolojisi olarak komünizm, Marx ve Engels'in öğretisiyle tam bir uyum içinde, teoride ve pratikte proletarya diktatörlüğü için devrimci mücadele yürütmesiyle ve bu mücadelede proleter kitle eylemlerinin her biçimini kullanmasıyla, bütün bu akımlardan ve her şeyden önce sosyal-demokrasiden ayrılmaktadır.

  1. Komünist Strateji ve Taktiğin Temel Görevleri

Komünist Enternasyonal'in proletarya diktatörlüğü için sürdürdüğü muzaffer mücadele, her ülkede yığınlarla en sıkı bağları kurmuş, kaynaşmış, mücadele içinde çelikleşmiş, disiplinli ve merkeziyetçi bir Komünist Partisinin varlığını şart koşar.

Parti, işçi sınıfının öncüsüdür, işçi sınıfının en iyi, en bilinçli en aktif ve en cesur unsurlarından oluşur. Proletaryanın verdiği bütün mücadelelerde elde ettiği deneylerin biraraya toplanması partide cisimleşir. Devrimci teoriye, Marksizm'e dayanan parti, sınıfın bütününün sürekli, genel çıkarlarını gündelik (pratikte -ç) temsil ederek, proleter ilkelerin, proleter iradenin ve devrimci proleter eylemin birliğini cisimleştirir. 0, demir disiplin ve devrimci demokratik merkeziyetçilik düzeni ile kenetlenen devrimci bir örgüttür; parti proleter öncünün sınıf bilincine sahip olmakla, kendini devrime adamakla, proleter yığınlarla kesintisiz bir bağlantıyı sürdürmekle ve kitlelerin kendi deneyleriyle sürekli yeniden sınanan ve berraklaşan siyasal önderliğinin doğruluğuyla bu duruma gelir.

Tarihi görevini -proletarya diktatörlüğünü kurmayı başarmak- yerine getirebilmek için, Komünist Partisinin aşağıdaki stratejik hedeflere yönelmesi ve bunlara erişmesi gerekir:

Kadın proleterler ve işçi gençliği dahil, kendi sınıfının çoğunluğunu kazanmak. Buna erişmek için, proletaryanın büyük kitle örgütlerinde (şuralar, sendikalar, işyeri meclisleri, kooperatifler, spor ve kültür örgütleri, v.b.) Komünist; Partisinin belirleyici etkisinin sağlanması gereklidir. Proletarya çoğunluğunun kazanılması açısından, sendikaların, proletaryanın günlük mücadelesiyle sıkı bir bağlantı içinde bulunan bu geniş kapsamlı kitle örgütlerinin kazanılması için yürütülecek sistemli çalışmanın özellikle büyük önemi vardır. Gerici sendikalarda çalışma -onların ustalıkla ele geçirilmesi, sendikalarda örgütlenmiş geniş yığınların güvenini kazanma, reformist önderlerin yönetici konumlarından indirilip defedilmesi-; devrimin hazırlık dönemindeki en önemli görevlerden biri burada yatmaktadır.

Proletarya diktatörlüğünün kurulması için, proletaryanın geniş emekçi yığınlar üzerindeki hegemonyasının gerçekleştirilmesi de önkoşuldur. Buna ulaşmak için Komünist, Partisi, kent ve kırın yoksul tabakalarını, aydınların alt tabakalarını ve "küçük insanlar" denen unsurları, yani genel olarak küçük-burjuva tabakaları etkisi altına almalıdır. Partinin, köylülük arasında sahip bulunduğu etkinin korunmasına çalışmak özel bir önem taşır. Komünist Partisi kırsal nüfusun proletaryaya en yakın durumdaki tabakalarının, yani tarım; işçilerinin ve kır yoksullarının desteğini garantilemelidir. Bunun için, tarım işçilerinin özel örgütlenmeleri, onların kır burjuvazisine karşı mücadelelerine her yönden destek sağlanması ve küçük ve çok küçük köylüler arasında enerjik biçimde çalışılması gereklidir. Köylülüğün orta tabakalarına gelince; (gelişmiş kapitalist ülkelerde) Komünist Partisi bunların tarafsızlaştırılmasını hedef alan bir politika izlemelidir. Finans kapital boyunduruğuna karşı mücadelede bütün halkın çıkarlarının temsilcisi ve en geniş halk yığınlarının önderi durumuna gelen proletaryanın bütün bu görevleri başarması, muzaffer bir komünist devrimin tartışmasız önkoşuludur.

Proletaryanın dünya ölçeğindeki mücadelesi açısından Komünist Enternasyonal'in en önemli stratejik görevleri, sömürge, yarı-sömürge ve bağıntılı ülkelerdeki devrimci mücadeleye ilişkin görevlerdir. Bu mücadele için, sömürgelerdeki işçi sınıfı ve köylülüğün en geniş yığınlarının devrim bayrağı altında toplanması önkoşuldur ve bu devrim de ancak ezen ulusların proletaryasının ezilen halkların emekçi yığınlarıyla en sıkı biçimde, kardeşçe birlikte çalışmasıyla başarılabilir.

Komünist Enternasyonal, proletarya diktatörlüğü bayrağı altında "uygar devletler" denen ülkelerde emperyalizme karşı devrimi örgütlerken, aynı zamanda sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı ülkelerde (örneğin Latin Amerika) emperyalizmin başvurduğu kaba kuvvete karşı gelişecek her türlü hareketi destekler; köleleştirilmiş büyük ve küçük uluslara ve ırklara karşı uygulanan emperyalist zulme ve şovenizmin her türlüsüne (zencilere, "sarı ırk"tan işçilere karşı tavır, anti-seminizm, v.b.) karşı yoğun bir propaganda yürütür ve bu unsurların ezen ulusların burjuvazisine karşı verdiği mücadeleyi destekler. Büyük güçlerin ülkesindeki emperyalist burjuvazi ve (onun sosyal-demokrat acentası) İkinci Enternasyonal tarafından beslenen şövenizme karşı, Komünist Enternasyonal özellikle enerjik biçimde mücadele eder ve emperyalist burjuvazinin pratiği karşısına, kendi bölgelerinde eşit haklara sahip bulunan uluslararasındaki kardeşçe ilişkileri gerçekleştirmiş bulunan Sovyetler Birliği'nin pratiğini diker.

Emperyalist ülkelerde komünist partiler, sömürgelerdeki devrimci kurtuluş hareketlerine ve genelde ezilen ulusların hareketlerine sistemli biçimde yardım etmelidirler. Aktif yardım ilk planda, ezilen ulusun mali, ekonomik veya siyasal bakımdan bağımlı bulunduğu ülkenin işçilerinin yükümlülüğüdür. Komünist partiler sömürgelerin ayrılma hakkını açıkça tanımalı ve bu yönde, yani sömürgelerin emperyalist devletten bağımsızlığı yönünde propaganda yapmalıdırlar. Sömürgelerin emperyalizme karşı silahlı savunma (yani ayaklanma ve devrimci savaş) haklarını tanımalı, bu hakkın propagandasını yapmalı ve elindeki bütün imkanlarla aktif destek sağlamalıdır. Komünist partiler bütün ezilen uluslara karşı aynı politikayı izlemelidirler.

Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ise komünist partiler, yabancı emperyalizme karşı sabırlı ve akıllı bir mücadele sürdürmeli ve bu arada emperyalist ülkelerin proletaryasına yakınlaşma ve onunla ittifak etme fikrinin propagandasını ihmal etmeden yürütmelidirler; (bu komünist partiler -ç) tarım devrimi sloganını açıkça ilan etmeli, bunun propagandasını yapmalı ve eyleme dökmelidir (ki, geniş köylü yığınını feodal boyunduruğu kırmağa yöneltebilsin), ruhbanların, misyonerlerin v.b. gerici Ortaçağ etkilerine karşı savaş açmalıdır.

Burada ana görev işçilerin ve köylülerin bağımsız örgütlenmesi (proletaryanın komünist sınıf partisi içinde, sendikalarda, köylülerin ise köylü birliklerinde, köylü komitelerinde ve devrim durumunda şuralarda) ve onların ulusal burjuvazinin etkisinden kurtarılmasıdır. Ulusal burjuvaziyle geçici uzlaşmalar, ancak eğer ulusal burjuvazi işçilerin, köylülerin devrimci birliğini engellemiyor ve emperyalizme karşı gerçekten mücadele ediyorsa mümkündür.

Komünist partisi, taktik çizgisini saptarken, mevcut iç ve dış durumu, sınıf güçlerinin karşılıklı oranını, burjuvazinin sağlamlık ve güçlülük derecesini, proletaryanın mücadeleye hazır olma düzeyini, orta tabakaların tutumunu, v.b. hesaba katar. Parti, mümkün en geniş yığınları bu mücadelenin mümkün en yüksek düzeyinde harekete geçirme ve örgütleme zorunluluğundan yola çıkarak, sloganlarını ve mücadele yöntemlerini sözkonusu koşullara uygun biçimde belirler. Devrimci bir durumun olgunlaşması halinde parti, bir dizi geçiş sloganı saptar ve varolan koşullara uygun olarak, devrimci ana hedefine, iktidarın ele geçirilmesi ve burjuva-kapitalist toplum düzeninin yıkılması hedefine tabı kılacağı kısmi talepler öne sürer. İşçi sınıfının günlük taleplerini ve günlük mücadelelerini ihmal etmek, parti faaliyetini sadece bunlarla sınırlamakla aynı derecede hatalı, yapılmaması gereken bir şeydir. Partinin görevi, günlük ihtiyaçlardan hareketle, iktidarı hedef alan devrimci mücadelede işçi sınıfına önderlik etmektir.

Egemen sınıfların örgütsüz, kitlelerin devrimci bir mayalanma içerisinde oldukları, orta tabakaların proletaryadan yana eğilim gösterdikleri ve kitlelerin mücadeleye ve kurbanlar vermeye hazır bulunduğu bir devrimci yükseliş durumunda, partinin görevi, kitleleri burjuva devlete karşı cepheden saldırıya yöneltmektir. Bu, basamak basamak yükseltilen geçiş sloganlarının propagandasını yaparak (işçi şuraları, üretimi işçilerin denetlemesi, toprak beylerinin toprağına zorla elkoyma hedefi güden köylü komiteleri, burjuvazinin, silahsızlandırılması ve proletaryanın silahlandırılması, v.b.) ve parlamentodaki faaliyet dahil partinin ajitasyon ve propagandasının bütün dallarının tabi olacağı kitle eylemlerinin örgütlenmesi ile gerçekleştirilir. Bu tür kitle eylemleri: Grevler, gösterileri de kapsayan grevler, silahlı gösterileri de kapsayan grevler ve nihayet burjuvazinin devlet zoruna karşı ayaklanmayla birlikte genel grevdir. Mücadelenin bu en yüksek biçimi, savaş sanatına göre gerçekleştirilir; bir harekat planı, mücadele içindeki eylemlerin saldırgan bir nitelikte olması proletaryanın sınırsız fedakarlığı ve kahramanca bir cesaretle davranması bunun önkoşullarıdır. Bu türden eylemlerin mutlak önkoşulu ise emekçi yığınların, en geniş kesimleri kapsayıp harekete geçirebilecek biçimde oluşturulmaları gereken mücadele birliklerinde örgütlenmeleri (işçi ve köylü şuraları, asker şuraları, v.b.) ve ordu ve donanma içerisinde devrimci çalışmanın yoğunlaştırılmasıdır.

Yeni ve daha keskin sloganlara geçerken, Leninizmin siyasal taktiğinin aşağıdaki temel kuralı ölçüt alınmalıdır: Parti, yığınları devrimci konumlara çekerken, parti çizgisinin doğruluğuna kendi öz deneyleriyle inanmalarını sağlayacak biçimde, onlara rehberlik etmeyi bilmelidir. Bu kurala uyulmazsa, kaçınılmaz olarak yığınlardan kopulması, darbecilik ve komünizmin ideolojik bakımdan yozlaşarak "sol" bir doktrinerlik, küçük-burjuva "devrimci" maceracılığı haline gelmesi sonucuna ulaşılır. Eğer proletarya partisi devrimci gelişimin en üst noktasını, düşmana sert ve kararlı saldırı anını es geçer, bundan yararlanmazsa, bu da aynı ölçüde zararlıdır. Böyle bir fırsatı, ayaklanmaya yönelmeksizin kaçırmak, inisiyatifi düşmana bırakmak ve devrimi yenilgiye sürüklemek demektir.

Eğer devrimci yükseliş durumu yoksa, komünist partiler, emekçilerin günlük sıkıntılarından yola çıkarak, kısmi sloganlar ve kısmı talepler öne sürmeli ve bunları Komünist Enternasyonal ana hedefleriyle bağlantı içerisine sokmalıdırlar. Fakat bu durumlarda partiler, devrimci bir durumun varlığını önkoşul alan ve başka bir durumda ise kapitalist örgütler sistemi ile kaynaşmanın sloganı haline gelen geçiş sloganları (örneğin üretimin denetlenmesine ilişkin slogan ve benzerleri) atmamalıdır. Bir dizi geçiş sloganı, devrimci bir durumun varolmasına kopmaz biçimde bağlıyken, kısmi sloganlar ve kısmi talepler, doğru bir taktiğin mutlak koşullarıdır. Kısmi taleplerin ve geçiş sloganlarının öne sürülmesini "ilkesel" olarak reddetmek, aynı biçimde komünizmin ilkeleriyle de bağdaşmaz, çünkü bu türden bir taktik, pratikte partiyi pasifliğe mahkum eder ve yığınlardan tecrit eder. Sermayeye karşı başarılı bir mücadelenin, yığınların sınıfsal olarak harekete geçirilmesinin ve reformist önderlerin teşhir ve tecridini sağlamanın aracı olarak Birlik cephesi taktiği, bu durumda bütün devrim öncesi dönem boyunca Komünist Enternasyonal'in uygulayacağı taktiğin temel bir öğesidir.

Birlik cephesi taktiğinin doğru uygulanması ve genelde yığınların kazanılması için, sendikalarda ve proletaryanın öteki kitle örgütlerinde kalıcı çalışmalar yapmak önkoşuldur. Salt kitlesel nitelikte olmasından ötürü bir sendikaya, hatta en gericisine bile üye olmak, her komünistin dolaysız yükümlülüğüdür. Sendikalarda ve fabrikalarda işçi çıkarlarını ısrarlı ve enerjik biçimde savunmak için akıllıca sürdürülecek kesintisiz bir çalışma ile, ancak reformist bürokrasiye karşı acımasızca mücadele etmekle, işçilerin mücadelesinde önderlik ele geçirilebilir ve sendikalarda örgütlenmiş işçiler partiye kazanılabilir.

Reformistlerin bölme girişimlerine karşı komünistler, tek tek ülkelerde ve bütün dünyada sınıf mücadelesi temelinde sendikaların birliğini savunurlar ve Kızıl Sendikalar Enternasyonali'nin çalışmalarını her yönden desteklerler.

Komünist partiler her yerde işçi yığınlarının ve bütün emekçilerin günlük taleplerini savunur, burjuva parlâmentolarının tribünlerini devrimci propaganda ve ajitasyon amacıyla kullanır ve bütün kısmi görevleri hedefe, proletarya diktatörlüğü uğruna verilen mücadeleye tabi kılar; Komünist Enternasyonal'in partileri aşağıdaki şu ana konularda kısmi talepler ve kısmi sloganlar öne sürer:

Dar anlamda işçilerin çıkarlarını savunmak için -Siyasal mücadelenin sorunları (büyük sanayi anlaşmazlıkları, sendika ve grev hakkı, v.b.) haline gelebilecek olan, ekonomik mücadele sorunları (tröst sermayesinin saldırılarına karşı savunma, ücret ve çalışma süresi sorunları, zorla uzlaştırma sistemi, işsizlik); doğrudan siyasal nitelikte sorunlar (vergi, pahalılık, faşizm, devrimci partilerin kovuşturulması, beyaz terör, genelde hükümetin politikası); nihayet dünya politikasına ilişkin sorunlar: Sovyetler Birliği'ne ve sömürge devrimlerine karşı tavır, uluslararası sendikal hareketin birliği için mücadele, emperyalizme ve savaş tehlikesine karşı mücadele ve emperyalist savaşa karşı mücadelenin sistemli biçimde hazırlanması.

Köylülük içinde kısmi talepler: bunlar, vergi politikası, köylülüğün ipotek borçları, tefeci sermayesine karşı mücadele, köy yoksullarının toprak ihtiyacı, kira bedeli ve ortakçılık hakları v.b. ile ilgilidir. Bu kısmi taleplerden hareketle, komünist partisi, gittikçe daha üst düzeyde sloganlar atmalı ve sonuçta "büyük toprak mülkiyetinin istimlakı" sloganı ve ‘işçi ve köylü hükümeti' (gelişmiş kapitalist ülkelerde proletarya diktatörlüğü ile geri ülkelerde ve sömürgelerin bir bölümünde ise proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğüyle eş anlamlı olarak) sloganına dek yükselmelidir.

Aynı biçimde, işçi ve köylü gençlik arasında (her şeyden önce Komünist Gençlik Enternasyonali ve seksiyonları tarafından) ve kadınlar, kadın proleterler ve köylü kadınlar arasında da sistemli bir çalışma yapılmalıdır. Bu çalışma, bu tabakaların özel hayat ve mücadele koşullarından hareket ederek, onların taleplerini proletaryanın genel talep ve mücadele sloganlarıyla birleştirmelidir.

Sömürge halklarının ezilmesine karşı mücadelede komünist partiler, bizzat sömürgelerde, oraların özel koşullarına uygun talepler ileri sürmelidirler; şunlar gibi: Bütün ulusların ve ırkların eşit haklara sahip olması, yabancıların bütün ayrıcalıklarının kaldırılması, işçi ve köylüler için örgütlenme özgürlüğü, işgününün kısaltılması, çocuk emeğinin yasaklanması, tefeci borç anlaşmalarının iptali, kira faizinin düşürülmesi ve ortadan kaldırılması, vergi yükünün hafifletilmesi, vergi boykotu, v.b. Bütün bu kısmi talepler Komünist Partisinin aşağıdaki temel taleplerine tabi kılınmalıdır: Ülkenin tam bağımsızlığı ve emperyalistlerin kovulması, işçi ve köylü hükümeti, toprağın bütün halka verilmesi, sekiz saatlik işgünü, v.b. Emperyalist ülkelerde komünist partiler, emperyalist askeri birliklerin sömürgelerden çekilmesi için kampanyalar açmalı, ezilen ulusları kurtuluş mücadelelerinde desteklemek için ordu ve donanma içinde yoğun bir propaganda sürdürmeli, silah ve birlik naklinin engellenmesi için yığınları harekete geçirmeli, grevler ya da diğer kitlesel protesto eylemleri örgütlemelidirler v.b.

Komünist Enternasyonal, emperyalist savaş tehlikesine karşı bilinçli mücadele hazırlığını özel bir dikkatle yürütmelidir. Burjuvazinin emperyalist planlarını gizleyen sosyal ­şövenizm, sosyal-emperyalizm ve pasifizm gevezeliklerinin acımasızca teşhir edilmesi; Komünist Enternasyonal'in ana sloganları için propaganda yapılması; bu görevlerin gerçekleştirilmesi için, yasal ve yasadışı çalışma yöntemlerinin birleştirilmesini kesinlikle zorunlu kılan, ve hiçbir biçimde ihmal edilmemesi gereken örgütsel çalışma, ordu ve donanma içinde örgütlü çalışma -bunlar, komünist partisinin bu alandaki faaliyetini oluşturmalıdır. Komünist Enternasyonal'in savaş tehdidine karşı mücadeledeki temel sloganları şunlarıdır: Emperyalist savaşın içsavaşa dönüştürülmesi, "kendi" emperyalist hükümetinin yenilgisi (için çalışma -ç ), Sovyetler Birliği'nin ve sömürgelerin, onlara karşı bir emperyalist savaş durumunda eldeki bütün araçlarla desteklenmesi. Bu sloganların propagandasının yapılması, "sosyalist" gevezeliklerin ve Milletler Cemiyeti'ni gizleyen "sosyalist" girişimlerin teşhir edilmesi, 1914 Dünya Savaşından çıkan derslerin sürekli akılda tutulması -bütün bunlar, Komünist Enternasyonal'in bütün üye ve seksiyonlarının zorunlu görevleridir. Devrimci faaliyet ve devrimci eylemlerin koordine edilmesi ve amaca uygun biçimde yönetilmesi için uluslararası proletaryanın, uluslararası sınıf disiplinine ihtiyacı vardır; bunun en önemli önkoşulu komünist partilerin en sıkı uluslararası disipline sahip bulunmalarıdır. Bu uluslararası disiplin, yerel ve özel çıkarların hareketin ortak ve sürekli çıkarlarına tabi kılınmasında ve Komünist Enternasyonal'in yönetici organlarının bütün kararlarının koşulsuz olarak uygulanmasında ifadesini bulmaktadır. Üye partileri sadece "kendi" ulusal burjuvazilerinin ve kendi "anavatanlarının" disiplinine boyun eğen sosyal-demokrat İkinci Enternasyonal'in aksine, Komünist Enternasyonal'in seksiyonları sadece bir tek disiplin tanır: dünya proletarya diktatörlüğü için bütün ülkelerin işçilerinin verdiği mücadeleyi zafere ulaştıracak olan, dünya proletaryasının disiplini. Sendikal hareketi bölen, sömürge halklara karşı savaşan ve burjuvaziyle birleşen İkinci Enternasyonal'in aksine Komünist Enternasyonal, bütün ülkelerin işçilerinin, bütün ırklardan ve uluslardan emekçilerin emperyalizmin boyunduruğuna karşı verdikleri mücadeledeki birliğini koruyan örgüttür. Komünistler bu mücadeleyi uluslararası sınıf cephesinin bütün bölümlerinde, burjuvazinin kanlı terörüne inat, proletaryanın zorunlu, kaçınılmaz zaferinden emin olarak, cesaret ve kararlılıkla sürdürürler. "Komünistler görüşlerini ve amaçlarını gizli tutmaya tenezzül etmezler. Amaçlarına ancak, şimdiye kadarki bütün toplum düzeninin zorla yıkılmasıyla erişilebileceğini açıkça söylerler.Varsın egemen sınıflar komünist devrim karşısında titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur. Kazanacakları bir dünya vardır. Bütün ülkelerin proleterleri birleşin!"