DOĞRUDAN DEMOKRASİ (KOMÜNİST PARTİSİ) SAYFASINA HOŞGELDİNİZ

Değişikler | Yeni Eklemeler

MİLLETLER MESELESİ. ÇERÇEVEMİZ

Ulusal Sorun
Ulusal sorunun gelişme dönemleri
Ulusal sorunun gelişmesinde üç dönem vardır.

  1. Birinci dönem:
    a) Avrupa’nın Batısında:
    İngiltere (İrlanda hariç), Fransa, İtalya, ve kısmen Almanya’da feodalizmin yıkılması ve bireylerin uluslar içinde birleşmesi dönemi. Burada, bireylerin uluslar içinde birleşmesiyle merkezileşmiş devletlerin ortaya çıkışı aynı döneme rastladı. Bu, ulusların gelişmeleri içinde devlet biçimlerine büründüğünü gösterir ve bu devletler içinde önemli sayılabilecek ulusal guruplar bulunmadığından bu devletlerde ulusal baskı da yoktur.
    b) Avrupa’nın Doğusunda: Avusturya-Macaristan, Rusya’da:
    Kapitalist gelişme yoktu, kapitalizm doğuş halindeydi ama, Türklerin, Moğolların ve öteki Doğu halklarının istilalarına karşı, bu istilaları durdurabilecek merkezileşmiş devletlerin kurulması gerekiyordu.
    Burada, merkezi devletlerin oluşması, bireylerin uluslar içinde birleşmesi sürecinden daha hızlı olduğundan, ulus haline gelmeden tek bir devlet içinde yer alan birçok ulustan teşekkül etmiş karma devletler meydana geldi.

    Birinci dönemin özelliği:
    Kapitalizmin şafak vaktinde, ulusların ortaya çıkışıyla, Avrupa’nın Batısında içinde milli baskının bulunmadığı salt milli devletlerin meydana gelişi; Avrupa’nın Doğusunda, başında daha gelişmiş olan tek bir ulusun bulunduğu ve daha az gelişmiş öteki ulusları önce siyasi , sonra iktisadi bakımdan boyunduruğu altına aldığı çok uluslu devletlerin doğuşu.
    Bu nedenle, Doğu’nun karma devletleri uluslar arası çatışmaların, milli hareketlerin ve onun çözülmesi için çeşitli tarzların ortaya çıkmasını sağlayan ulusal baskının vatanı olmuşlardır.

  2. İkinci dönem:
    Yeni sömürü pazarları, ucuz hammadde, yakıt ve kol emeği peşinde koşan kapitalizm, sermaye ihracı için ve büyük demiryollarını ve deniz yollarını kontrolü altına alabilmek için kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden başladığı ulusal devlet çerçevesinden taşarak, yakın ve uzak komşularının aleyhine topraklarını genişlettiği, emperyalizmin ortaya çıktığı dönem.
    a) Avrupa’nın Batısında: İngiltere, İtalya, Fransa gibi eski ulusal devletler ulusal devlet olmaktan çıkıyor yani, yeni topraklar zaptederek birçok uluslardan meydana gelmiş çok uluslu devletler, sömürgeci devletler biçimini alıyorlar.
    Böylece uluslara ve sömürgelere baskı siyasetinin yeni bir alanı haline geliyorlar.
    b) Avrupa’nın Doğusunda: eski çok uluslu devletlerde: egemen uluslarda, komşu devletler zararına genişleme yeni, güçsüz milliyetleri bağımlılaştırma eğilimi pekişiyor. Bu dönemin Avrupa’nın Doğusundaki özelliği ulusal bağların güçlenmesi, Çek, Polonyalı, Ukraynalı gibi bağımlı ulusların uyanmasıdır.
    Bu uyanış, emperyalist dünya savaşı sonunda bu bölgedeki çok uluslu devletlerin dağılması, büyük devletler diye adlandırılan devletlerin boyunduruk altında tuttuğu yeni ulusal devletlerin (Polonya, Yugoslavya) meydana gelmesini, ulusal sorunun burjuvazi tarafından en “radikal” çözümü olarak bu yeni ulusal burjuva devletlerin kurulmasını sağladı.

    2/A. Birinci ve ikinci dönemin ortak ve farklı yanları:
    a) Birinci ve ikinci dönemin ortak özelliği:
    Her iki dönemde de uluslar baskıya uğrar, milli savaş günün savaşıdır ve milli mesele çözülmemiştir.
    b) Birinci ve ikinci dönem arasındaki farklılık: Birinci dönemde milli mesele, ayrı ayrı ele alınan çok uluslu devletlerin bir iç sorunudur ve çoğunluğu Avrupalı olan az sayıda ulusu kucaklamaktadır.
    İkinci dönemde devletlerin iç meselesi olmaktan çıkan milli mesele, birçok devleti ilgilendiren bir mesele haline gelmekte; haklarından yoksun tutulan ulusları boyunduruk altında tutmak isteyen, Avrupa dışındaki halkları ve kabileleri de boyunduruk altına almak isteyen emperyalist devletler arasında savaş meselesi haline gelmektedir.
    Böylece, daha önce ancak kültürlü uluslar arasında bir önem taşıyan ulusal mesele, bu tecrit edilmiş durumundan çıkıp, yeryüzünün tümünü ilk önce küçük kıvılcımlar olarak, sonradan kurtuluş hareketinin aleviyle sarıp sömürgeler genel meselesi haline bürünmüştür.
    c) I. Dünya savaşı sonrasında ulusal sorunla ilgili emperyalist “dünya tablosu” şöyledir:
    (i)
    Tüm bağımlı ve “bağımsız” (gerçekte kesenkes bağımlı) ulusal devletler yığınını ezen ve sömüren birkaç büyük devlet ve bu devletlerin ulusal devletleri sömürme tekeli için kendi aralarındaki savaşım.
    (ii) bağımlı ve “bağımsız” ulusal devletlerin “büyük” güçlerin dayanılmaz baskısına karşı savaşımı,
    • ulusal devletlerin kendi ulusal topraklarını genişletmek için kendi aralarındaki savaşımı,
    • her biri ayrı ayrı ele alınmış ulusal devletlerin kendi ezilmiş ulusal azınlıklarına karşı savaşımı,
    • sömürgelerin “büyük” güçlere karşı kurtuluş hareketlerinin pekişmesi,
    • bu “büyük” güçlerin içlerinde ulusal çatışmaların kızışması,
    • içlerinde bir dizi ulusal azınlık bulunan ulusal devletlerin içinde de ulusal çatışmaların kızışması.
      Burjuva toplum, ulusal sorunun çözümünde tamamen hileli müflis çıkmıştır .

  3. Üçüncü dönem: 6 Kasım1917-Komünizmin Kesin zaferine kadar olan dönem Sovyetler dönemi; egemen ve bağımlı uluslar meselesinin, sömürgeler ve metropoller meselesinin tarih arşivlerine havale edildiği, kapitalizmin yıkılması ve ulusal baskının ortadan kaldırılması dönemi.
    Bu dönemin her aşamasında geçerli olan ve Ekim Devrimi sonrası formüle edilmiş olan temel özellikleri şunlardır:
    a) Ekim devrimi, geri kalmış Doğu halkları ile, ileri Batı halkları arasında bağlar kurarak, bu halkları emperyalizme karşı ortak bir savaş kampında birleştirdi.
    Böylece milli mesele, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir mesele olmaktan çıkıp, ulusların, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu genel meselesi haline geldi.
    b) Ekim devriminin gelişmesi gösterdi ki:
    (i)
    Milli burjuvazi “kendi halkını” ulusal baskıdan kurtarma peşinde değildi.
    O, halkın terinden karlar elde etmek, imtiyazlarını ve sermayelerini korumak özgürlüğü peşindeydi,
    (ii) Mahalli burjuvazi iktidardan devrilmeden ve iktidar bu ulusların emekçi yığınlarının eline geçmeden, ve emperyalizm ile bağları koparmadan, ezilen ulusların kurtuluşu hayal bile edilemez.
    (iii) Ulusal sorunu çözebilen tek düzen, yani ayrı ayrı halkların ve kabilelerin barış içinde birlikte yaşamalarını ve kardeşçe işbirliğini sağlayacak şartları yaratmaya muktedir tek düzen Sovyet iktidarı düzenidir.
    Sermaye iktidarı altında, üretim araçlarının özel mülkiyeti sürüp gittikçe ve sınıflar var oldukça uluslar arasında eşitlik sağlanamaz; sermaye iktidarını sürdürdükçe, üretim araçlarının özel mülkiyeti sürüp gittikçe milliyetler arasında hiç bir eşitlik olamaz, ulusların emekçi yığınları arasında işbirliği gerçekleşemez.
    Ulusal eşitsizliği ortadan kaldırmanın tek yolu, ezilen ve ezilmeyen halkların emekçi yığınları arasında kardeşçe işbirliği düzeni kurmanın tek yolu, kapitalist düzeni yıkmak, Sovyet düzenini kurmaktır.
    c) Böylece:
    (i)
    “bütün iktidar milli burjuvaziye” şiarıyla ulusların kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkı konusundaki eski burjuva anlayışın maskesini Ekim devriminin seyri düşürdü ve bu kavram bir kenara atıldı.
    (ii) “bütün iktidar ezilen ulusların emekçi yığınlarına” şiarıyla, ulusların kendi kaderini serbestçe tayin hakkı konusundaki sosyalist anlayış benimsenme ve uygulanma hakkı kazanmış oldu.
    (iii) ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve “vatan savunulması” “ilkesi” ortadan kalkmamıştır. Ortadan kalkan, bunların burjuvaca yorumlarıdır. Bunların, sosyalist yorumları sayesinde ulaştığı devrimci azameti Doğu’da ve Batı’da da görebiliriz.
    d) Kendi milli burjuvazilerinin boyunduruğundan ve aynı zamanda “yabancı” burjuvazinin boyunduruğundan kendini kurtarabilmiş olan halklar yani, ülkelerinde Sovyet düzeni kurmuş olan halklar emperyalizm var oldukça Sovyet Cumhuriyetlerinin iktisadi ve askeri desteği olmadan kendi varlıklarını tek başlarına, ayrı ayrı koruyamazlar.
    Sovyet Cumhuriyetleri tek bir devlet içinde birleşmedikçe tek bir iktisadi ve askeri güç olarak birleşmedikçe ne askeri cephede, ne de iktisadi cephede dünya emperyalizminin ittifak halindeki güçlerine karşı direnemezler. Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu, bu tek devlet bağrında birleşmenin şeklidir.

    A- Birinci Aşama: 6 Kasım1917-22 Haziran 1941
    Bu birinci aşamasında üçüncü dönem, Sovyetler dönemi
    henüz tam kuvvet kazanmamıştır çünkü henüz başlamıştır. Doğu’daki, hatta Batı’daki savaş henüz burjuva milliyetçi etkilerden kurtulmaya vakit bulamamıştır.
    Bu birinci aşamasında üçüncü dönemin, Sovyetler döneminin ortaya koyduğu genel eğilim bir tek Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde somut bir şekle bürünmüştür. Dünyanın geri kalan bölgelerinde cılız bir eğilim ama mutlaka zafer kazanacak olan bir eğilim, güçlenmekte olan bir eğilim olarak vardır. Bu eğilim kendini gerek Çin Devrimci savaşlarında gerekse İspanya Devriminde (faşizme karşı savaşta) ortaya koymuştur.
    Bu birinci aşamasında üçüncü dönem, Sovyetler dönemi ikinci dönemde ortaya çıkmış olan şu dünya tablosunu da ikinci dönemden devralmıştır:
    (i) Tüm bağımlı ve “bağımsız” (gerçekte kesenkes bağımlı) ulusal devletler yığınını ezen ve sömüren birkaç büyük devlet ve bu devletlerin ulusal devletleri sömürme tekeli için kendi aralarındaki savaşım.
    (ii) Bağımlı ve “bağımsız” ulusal devletlerin “büyük” güçlerin dayanılmaz baskısına karşı savaşımı,
    • ulusal devletlerin kendi ulusal topraklarını genişletmek için kendi aralarındaki savaşımı,
    • her biri ayrı ayrı ele alınmış ulusal devletlerin kendi ezilmiş ulusal azınlıklarına karşı savaşımı,
    • sömürgelerin “büyük” güçlere karşı kurtuluş hareketlerinin pekişmesi,
    • bu “büyük” güçlerin içlerinde ulusal çatışmaların kızışması,
    • içlerinde bir dizi ulusal azınlık bulunan ulusal devletlerin içinde de ulusal çatışmaların kızışması.
      SSCB’nin varlığı ve de uluslar sorunun Sovyetik çözümü eğiliminin varlığı şartlarında Bu tablonun yol açtığı bir kaç sonuç şunlar olmuştur:
    • Emperyalizm tarafından ezilen farklı gelişme aşamasındaki ulusların, bu farklılığı yansıtan farklı toplumsal sınıfların başını çektiği milli kurtuluş hareketleri yaygınlaştı.
      -Bu hareketlerin gelişmeleri bazı ülkelerde hâkim sınıfların emperyalizme iltihakına, milli kurtuluş sorununun işçilerin hegemonyası olmamış ilerlemesinin imkânsızlığı aşamasına ulaştı (Çin-İspanya).
    • SSCB’nde sosyalizmin inşası hem proletaryanın doğrudan sosyalizm kavgasında hem de ezilen ulusların kurtuluş kavgasında bu güçlere destek ve ilham kaynağı oldu
      -Metropollerdeki finans oligarşi ülke içinde faşizme ülke dışında ulusları yok etmeye, köleleştirmeye yönelmiş azgın bir emperyalizme dönüştü.
      -Ülkelerindeki proleterlerin ve köylülerin sınıf savaşındaki gücünden korkan ve varlıklarını büyük güçlere teslim olmadan koruyamayacakları sonucuna varan pek çok Avrupa ülkeleri hâkim sınıfları milli bağımsızlığı tümden faşistlere teslim etti.
      -Uluslar sorununun büyük emperyalist güçler arasında başka ülkeleri ve halkları ele geçirmek ve ezmek için bir savaş, bir dünya savaşı demek olduğunun ispatı olarak II. Dünya Savaşı başladı. Ama bu savaş aynı zamanda dünya emperyalizminin ulusların ezilmesine karşı olarak gelişen ulusların Sovyetik kurtuluşu eğilimine karşı bir savaş olarak da ortaya çıktı. Savaşta birebirleriyle savaşsalar da tüm emperyalist güçlerin ortak hedefi SSCB’nin mahvı, yıkımı ve yok edilmesiydi.
      Bu savaş gelişmesi içinde, Alman faşizminin SSCB’ye saldırısıyla tüm dünya halklarının kurtuluşu, milletlerin kurtuluşu ve demokrasi ve barış savaşına dönüştü.

B- İkinci Aşama: 22 Haziran 1941-5 Mart 1953
a)
Alman ve İtalyan faşizmine karşı savaş daha önce özgür ve dahası kendileri emperyalist olan Fransızlar, Hollandalılar gibi ulusları ve Doğu Avrupa’nın bağımsızlıkları sözde de olsa kendi devletlerine sahip olan uluslarının ulusal bağımsızlıklarını ayaklar altına aldı ve onları köleleştirdi. Japon faşizmine karşı savaş Asya'nın sömürge uluslarını tam bir kölelik ve katliamla tehdit eden bir işgale yol açtı. Alman ve İtalyan faşistlerinin Sovyetler Birliği'ne saldırısı ve sosyalizmin anavatanını yok etmekle tehdit etmesi tüm insanlığı kölelik ve barbarlıkla tehdit etmekti.
Savaş öncesi Alman ve İtalyan faşizmiyle iş yaparak azami kar peşinde koşan, başka ulusların bağımsızlığını faşizme kurban eden, savaş sırasında kendi uluslarının işgaline karşı elle tutulur hiçbir direniş örgütleyemeyen finans oligarkları ve burjuvaların büyük kesimi tam bir teslimiyet siyaseti güderek ülkelerinin yabancı faşistlerle el ele yönetimi ve soygununda yer aldılar.
Yenik emperyalist-kapitalist ülkeler dâhil (Fransa, Hollanda, vs.), sömürge ve bağımlı ülkelerde büyük burjuvalar ve feodal ağaların büyük bir kesimi ülkelerinin işgalcilerinin aşağılık işbirlikçileri olarak görev yaptılar.
En ilerisinden en gerisine tüm ülkelerde kendi ülkelerinin ve ulusların bağımsızlığı için iş başı yapanlar ve faşizme karşı bağımsızlık mücadelesinin başını çekenler, daha savaş öncesinde faşizme karşı savaşın başını çekmiş olan komünistlerdi. Komünistler, işçi sınıfının önderliğinde tüm halkı ve hatta ülkenin bağımsızlığı için savaşmaya hazır olan tüm burjuva ve aristokrat kesimleri de içine alan bir birleşik cephe kurarak işgalcilere karşı savaşın başını çektiler.
Sovyetler Birliği hem Batıda hem de Doğuda ulusların kurtuluşunun önderi ve her ulusun ve ülkenin bağımsızlığının gerçek savunucusu olarak ortaya çıktı ve tüm dünyada Sovyetler Birliği etrafında ortak bir anti-faşist kurtuluş cephesi oluştu.
b) İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslar sorununda ortaya çıkan tablo şöyledir:
Bir yanda, ABD'nin başını çektiği ve tüm ulusları Amerikan emperyalizminin kölesi yapan emperyalizm kampı vardır. Bu kamptaki Britanya, Fransa gibi emperyalist ulusların yöneticileri bir yandan uluslarının ve ülkelerinin bağımsızlığını Amerikan emperyalizmine peşkeş çekerken, diğer yandan da Amerikan emperyalizminin de desteğiyle diğer sömürge ulusları baskı altında tutmaya devam ediyorlardı. Almanya’nın Batısı, İtalya ve Japonya tamamıyla Amerikan işgali altındaydı. Ülkeleri bu kamptaki güçler tarafından kurtarılan ülkelerde Amerikalılar ve müttefikleri emperyalistler ülkelerinin kurtuluşu için savaşan komünistlerle birlikte demokratik bir rejimin kurulması için iş başı yapacaklarına, sömürgelere bağımsızlıklarını vereceklerine bu ülkelerinin faşist işgalinde işbirlikçi olarak rol almış olanlarla birlikte komünistlere ve halklara karşı demokrasi düşmanı rejimler kurmaya giriştiler. Komünistlerin katliamını örgütledirler. Bu kamp Amerikan emperyalizminin etrafında tam bir demokrasi düşmanı, tam bir milli bağımsızlık düşmanı, tam bir savaş yapıcısı kamp olarak oluştu.
Diğer yanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin başını çektiği tüm ulusların ve ülkelerin kurtuluşu için savaşan anti-emperyalist kamp vardır. Bu kampta, Sovyetler Birliği'nin yanında Doğu ve Güney Doğu Avrupa’nın Halk Demokrasisi ülkeleri (1948’den sonra Yugoslavya hariç), Doğu Asya’nın Halk Demokrasisi ülkeleri ve faşist işgale karşı savaş sonrası ABD ve müttefiklerine ve bu faşist işgalcilerle birlikte kendi uluslarına karşı savaşmış olan güçlere karşı savaşmak zorunda kalan komünistlerin ve işçilerin (ve işçilerin olmadığı ülkelerde köylülerin) önderliğindeki ulusal kurtuluş hareketleri ve gerekse savaş sonrası ülkelerinin bağımsızlığı için ayaklanan sömürge ve bağımlı ülkelerin kurtuluş mücadeleleri yer almaktadır. Bu kamp, gerek ileri ülkelerde sosyalizmin inşası için, gerek geri ülkelerde sosyalizmin inşasının zemini hazırlamak için, ulusları sosyalizmin yoluna yerleştiren Halk Demokrasileri ile demokrasi kavgasına yeni bir içerik ve şekil vererek demokrasinin korunması görevini üstlenmiştir. Bu kamp, tek tek ülkelerde savaş sırasında olduğu gibi savaş sonrasında işgalcilerle işbirliği yapmakta olan milli hainlere karşı ve onların yabancı emperyalist yönlendiricisi Amerikalılar ve müttefiklerine karşı milli kurtuluş savaşını örgütleyen komünistler, işçiler ve halka destek olarak milli bağımsızlığı savunma görevini üstelenmiştir. Bu kamp, Sovyetler Birliği etrafında, Halk Demokrasisi ülkeleri ve bağımsız kalmak isteyen tüm ülkeler için tam bir güvenlik çemberi oluşturmuştur. Bu kamp savaşa karşı barış kampıdır.
Bu kamptan kopan Yugoslavya kaçınılmaz olarak emperyalizmin bir ajan ülkesi, emperyalizmin kulu-kölesi bir ülke olarak, sosyalizmin düşmanı, ulusların bağımsızlığının düşmanı bir ülke olarak oluştu ve bu kamptan çıkıp emperyalist kampa yerleşti.
c) İkinci Dünya Savaşının ve sonrasının gelişmesi gösterdi ki:
(i)
En ileri uluslar bile emperyalizm şartlarında bağımsızlıklarını kaybedebilir ve emperyalizm tarafından köleleştirilebilirler. Yani en ileri ulusların, kendileri emperyalist olan ulusların bile milli bağımsızlığının tek garantisi dünya emperyalizminin yok edilmesindedir!
(ii) ‘Milli’ finans oligarklar, Milli burjuvazi, ‘milli’ feodaller “kendi halklarını” ulusal baskıdan kurtarma peşinde değildirler.
Onlar, halkın terinden azami karlar elde etmek, imtiyazlarını ve sermayelerini koruma özgürlüğü peşindedirler.
(iii) Faşizme karşı, işgale karşı savaşan tek temel güç komünistler, işçiler önderliğindeki halk yığınlarıdır. Amerikan emperyalizmine karşı, onun tüm dünya uluslarını köleleştirmek ve ulusları savaşlarla yıkmak siyasetine karşı savaşan tek temel güç komünistler ve işçiler önderliğindeki halk yığınlarıdır. Milli bağımsızlığı ancak bu güçler sağlayabilir ve emperyalizme karşı ortak cephenin bir parçası olarak, emperyalizme karşı uluslar ve ülkelerin ittifakını oluşturarak garanti altına alabilir.
Emperyalizm ile bağları koparmadan, mahalli burjuvazi iktidardan devrilmeden ve iktidar bu ulusların emekçi yığınlarının eline geçmeden ezilen ulusların kurtuluşu hayal bile edilemez. Emperyalizmden koparak bağımsızlığını elde eden uluslar ve ülkeler SSCB etrafında tek bir ati-emperyalist cephe olarak birleşmeden milletin ve ülkenin bağımsızlığını korumak hayal bile edilemez.
(iv) Ulusal sorunu çözebilen tek düzen, yani ayrı ayrı halkların ve kabilelerin barış içinde birlikte yaşamalarını ve kardeşçe işbirliğini sağlayacak şartları yaratmaya muktedir tek düzen Sovyet iktidarı ve halk demokrasisi düzenidir.
Sermaye iktidarı altında, üretim araçlarının özel mülkiyeti sürüp gittikçe ve sınıflar var oldukça uluslararasında eşitlik sağlanamaz; sermaye iktidarını sürdürdükçe, üretim araçları elde etmek için savaş sürüp gittikçe milliyetler arasında hiç bir eşitlik olamaz, ulusların emekçi yığınları arasında işbirliği gerçekleşemez.
Ulusal eşitsizliği ortadan kaldırmanın tek yolu, ezilen ve ezilmeyen halkların emekçi yığınları arasında kardeşçe işbirliği düzeni kurmanın tek yolu, kapitalist düzeni yıkmak, halk demokrasisi düzenini kurmaktır.
c) Böylece:
(i)
“Bütün iktidar milli burjuvaziye” şiarıyla ulusların kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkı konusundaki eski burjuva anlayışın maskesini İkinci Dünya Savaşı'nın ve sonrasının seyri düşürdü ve bu kavram bir kenara atıldı.
(ii) “Bütün iktidar ezilen ulusların emekçi yığınlarına” şiarıyla, ulusların kendi kaderini serbestçe tayin hakkı konusundaki sosyalist anlayış benimsedi ve uygulandı.
iii- Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve “vatan savunulması” “ilkesi” ortadan kalkmadı. Ortadan kalkan, bunların burjuvaca yorumlarıdır. Bunların, sosyalist yorumları sayesinde ulaştığı devrimci yüceliği Doğu’da ve Batı’da da gördük.
d) Kendi milli burjuvazilerinin boyunduruğundan ve aynı zamanda “yabancı” burjuvazinin boyunduruğundan kendini kurtarabilmiş olan halklar yani, ülkelerinde Halk Demokrasisi düzenini kurmuş olan halklar emperyalizm var oldukça komşu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin iktisadi ve askeri desteği olmadan kendi varlıklarını tek başlarına, ayrı ayrı koruyamazlar.
Sovyet Cumhuriyetleri ve Halk Demokrasisi ülkeleri tek bir devlet veya ortaklık içinde birleşmedikçe tek bir iktisadi ve askeri güç veya ortaklık olarak birleşmedikçe ne askeri cephede, ne de iktisadi cephede dünya emperyalizminin ittifak halindeki güçlerine karşı direnemezler. Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu, tek devlet bağrında birleşmenin şeklidir. Sovyet Ülkeleriyle Halk Demokrasisi arasındaki uluslararası anlaşmalar düzeni bir alt aşama olarak birlikteliğin uluslararası anlaşmalar düzeni aşamasıdır.
Bu dönem İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük kuvvet kazanmıştı ve yenilgiye uğratılmasaydı karar verici sözünü söyleyecekti.
Önemli olan komünizmin yenilmesi değil, önemli olan emperyalizme karşı savaşın başlamış olması, zaferler ve tecrübeler kazanmış olması ve bu savaşın er geç mantıki sonucuna, Sovyet düzenine ve Halk Demokrasisi düzenine milletlerin özgürlüğü ve işbirliği düzenine varacağıdır.
Birinci ve ikinci aşamalar devamlılık arz ederler ve bir aşama olarak da ele alınabilirler.

C- Üçüncü Aşama: 5 Mart 1953-31 Aralık 1991
Bu aşama SSCB’nde ve onun etrafında oluşan Halk Demokrasilerinde komünizmin yenilgisi aşamasıdır. Dolayısıyla milletlerin ve ülkelerin ve milli bağımsızlık hareketlerinin yenilgisi aşamasıdır. Dolayısıyla emperyalist savaşlar dönemi ve barış ve demokrasinin yenilgisi aşamasıdır.
Bu aşamada, Stalin’in ölümü sonrası Ağustos Yüce Sovyetlerinde alınan kararlarla başlayan aşamada, SSCB Lenin-Stalin komünizmi inşa siyasetinden kopartılmış, Troçkist-Buharinci, Titocu komünizmi yıkma siyasetini uygulayan bir devlete dönüşmüştür.
Bu olgu o kadar barizdir ki, uyguladıkları siyasetin sosyalizmin inşası siyaset olmadığı teorik olarak sergilenmiş olan, ABD ve İngiliz ajanlıkları somut olarak ispatlanmış olan, sosyalizmi inşaya yönelmeyip emperyalist kampta ham madde (ve işçi) ihracatçısı olarak yer alan, barış değil savaş taraftarı olarak, halk demokrasi değil burjuva diktatörlük taraftarı olarak yer alan Yugoslavya’nın dahi bir tür sosyalist olduğu, kendi yollarında sosyalizmi inşa etmekte olduğu ilan edilmiştir. Bu temelde SSCB ve Avrupa ve Asya Halk Demokrasilerinde, ve Yugoslavya ve Küba’da, Lenin-Stalin sosyalizmi-Komünizmi inşa planlarına ters olan sözde sosyalizm-komünizmi inşa planları ileri sürülmüş ve uygulanmıştır.
Lenin-Stalin sosyalizmi-komünizmi inşa planından bu kopuş ve bunun yol açtığı dönüşüm nedeniyle SSCB komünizme ulaşamamış, ürün bolluğu elde edememiş, halk demokrasileri de aynı sonucu elde etmesi gereken gelişmelerini sürdürememiştir. Tek dünya pazarının yıkımı anlamına gelen ve bu ülkeler tarafından oluşturulmuş olan pazar dağıtılmıştır. Bu aşama boyunca, sanayi ve tarım ürünleri için dışarıda Pazar araması gereken ve dünya pazarında ürünlerinin bolluğu ve otomasyonu temelli ucuzluğu nedeniyle emperyalizmin genel krizini iyice azgınlaştırması gereken SSCB ve Halk Demokrasileri emperyalist ülkelerin pazarı konumuna getirilmiş ve böylece emperyalizmin genel krizini azdıran değil hafifleten ülkelere dönüştürülmüşlerdir.
Bu siyaset SSCB’nde komünizmin inşasını imkânsız kılmış, bu nedenle ve Troçkist yozlaşma üzerinden, dönem sonunda, sosyalizmin yıkımı ve kapitalizmin restorasyonu sonucuna varılmıştır. Bu sonuç Sovyet ekonomisi ve siyaseti için tam bir yıkım olmuştur.
Herkese malumdur ki bu sonuç büyük duruşmalarda açığa çıkarılmış olan Troçki planının ta kendisidir.
Aynı durum tüm halk demokrasileri için de söz konusudur.
Bu gelişmeler SSCB içinde ve Halk Demokrasileri içinde, barış ve demokrasi kampı içinde enternasyonalizmden kopuşa, gerici milliyetçiliğin hoşgörüsü ve desteklenmesi üzerinden ülkelerin kendi içlerinde ve cephe üyesi ülkeler arasında milletler arası düşmanlıkların üretilmesine ve körüklenmesine, milletlerin birliği ve birlikte gelişmesi siyaset yerine, milletlerin birliğinin parçalanması siyasetine de yol açmıştır.
SSCB’nin parçası olan tüm ülkelerde bu yıkım söz konusu ülkelerin birbirlerinden kopmalarına, tek tek dünya emperyalist sisteminin parçaları haline gelmesine, emperyalizme ham madde temin eden parçaları haline gelmesine ve dolayısıyla da bu ülkelerin milli bağımsızlıklarının kaybına yol açmıştır.
Aynı durum tüm halk demokrasileri için de söz konusudur.
Milletler sorununun milletler arası işbirliği ve dayanışma siyasetine büründüğü, yani çözüldüğü SSCB ve Halk Demokrasileri, tekrardan milletler sorununun, milletler arası kavga ve düşmanlık ve milletlerin ezilmesi ve milletler savaşlarının azgınlaştığı birer alan haline dönüşmüştür. Milletler arası ilişkilerin emperyalist sistemde aldığı şekiller bu ülkeler saflarında ve aralarındaki ilişkilerde tekrar hortlatılmıştır.
Sadece ekonomik olarak kapitalizme geri gidilmemiştir, aynı zamanda milletler arası ilişkilerin örgütlenmesinde de emperyalist kapitalizmin milletler arası eşitsizlik, düşmanlık ve barbarlığına da geri dönülmüştür. Tüm bu dönem boyunca milletlerin özgürleşmesi ve özgürce birlik ve dayanışması için temel belirleyici faktör SSCB ve Halk Demokrasilerinin sosyalizmi komünizmi inşa yolunda ilerlemesiydi.
Tüm bu dönem boyunca milletler arası ilişkilerin iyileşmek yerine kötüleşmesinde temel belirleyici faktör SSCB ve Halk Demokrasilerinin sosyalimi-komünizmi inşa yolundan saptırılması siyaseti olmuştur. Milletler sorununda ve tüm diğer alanlarda belirleyici olan siyaset ve pratik gelişme budur.
Ve bu sadece SSCB ülkeleri ve Halk Demokrasileri için böyle değildir. Bu tüm dünya ulusları için böyledir! Çünkü tüm ulusların barış ve demokrasi ve bağımsızlık cephesi olarak, işbirliği ve dayanışma içinde el ele gelişmesinin örgütlenmesi ve böylece milletlerin özgürleşmesi siyaseti SSCB ve Halk Demokrasilerinin sosyalizmi komünizmi inşa yolunda ilerlemesi ve böylece milletlerin özgürlüğü siyasetini de uygulamasına doğrudan bağlıydı.
Bu aşamada şu sürekli akılda tutulmalıdır.
Ülkelerin ve milletlerin özgürlüğünün temel direği ve temel dayanağı SSCB’nde komünizmin inşası ve Halk Demokrasilerinde sosyalizmin-komünizmin inşası ve bu temel etrafında SSCB etrafında şekillenen tüm ülkeler, milletler ve milli kurtuluş hareketlerinin halk demokrasisi hedefli, barış ve demokrasi hedefli, anti-emperyalist, enternasyonalizm hedefli, milli bağımsızlıkçı birliğidir. Bunun yitirilmesi tüm ülkeler ve milletler ve milli kurtuluş hareketleri için yıkım ve emperyalizmin onlar üzerinde hâkimiyeti anlamına gelir.
SSCB ve Halk Demokrasilerinin dış politikası da aynı şekilde enternasyonalizmden, yani barış, demokrasi ve anti-emperyalizm siyasetinden, komünizmin dünya çapındaki zaferi ve dolayısıyla da milletlerin özgürlüğü siyasetinden saptırılmıştır.

  1. Tarfsızlık, bağlantısızlık siyaseti.
    Dünyanın iki kampa, ABD önderliğinde emperyalizm ve savaş kampı ve SSCB önderliğinde barış ve demokrasin kampına bölündüğü şartlarda, tüm milletlerin ve ülkelerin geleceğinin yani özgürlüğünün bu kamplar arasındaki mücadelede barış ve demokrasi kampının zaferine bağlı olduğu şartlarda, sözde yeni bağımsız ülkeler saflarında bu iki kamp arasında tarafsız kalmak, bağlantısız kalmak ve milli bağımsızlığı böylece her iki kampa karşı da savunmak siyaseti ileri sürülmüştür. Bu siyaset daha önceki aşamada, ikinci aşamada da ileri sürülmüş bir siyasettir ama o aşamada SSCB ve Halk Demokrasilerinin doğru siyaseti nedeniyle hız kazanamamıştır.
    18-24 Nisan 1955, Bandung Konferansı Çin’in ve Vietnam’ın da katıldığı bu konferansta ‘her türlü şekliyle sömürgecilik’ lanetlendi, bütün ülkelerin sömürgecilik ve yeni sömürgecilik politikası lanetlendi. Bu Sovyetlerin de sömürgecilik yaptığı yönünde bir anlam taşıyordu. Başı çeken ülkeler Çin dışında, Endenezya, Burma, Mısır, Suriye, Afganistan ve Hindistandı. Türkiye de Konferansta yer almıştı. Konferansta yer alan 31 ülkenin çoğu doğrudan ABD güdümlü ülkelerdi.
    Bu konferans ve sonuçları1956’da SBKP’nin 20. Kongresinde ve Yugoslav Partisinin de katıldığı ÇKP 8. Kongresinde göklere çıkartılmıştır.
    1956’da Broni’de Hindistan, Mısır ve Yugoslavya’nın başkanları (yani emperyalizmin ajani ve savaş kışkırtıcısı Tito, Nasır ve Nehru) buluşup ‘barış’ konusunu ele aldılar.
    Bandung konferansı’nı, ve Broni toplantısını, ilk kuruluş toplantısını 1961’de Belgrad’da yapan Bağlantısızlar Gurubunun oluşması izledi, Örgütün siyaseti ‘Soğuk savaşta Doğu ve Batı blokları Arasındanda orta yolda durmaktı’. Örgütün Kuruculuğunun önderleri Yugoslvya (Tito), Hindistan ( Nehru), Endenezya (Sukarno), Mısır (Nasır), Gana (Kwarme), Burma (U Nu) idiler. Küba ve Cezayir kurucu üyeler arasındaydı. Libya 1964’de üye oldu, Vietnam ve Kuzey Kore 1976’da üye oldu. Şili de 1973’te! Yeni ‘bağımsız’ ülkelerin hemen hepsi üye oldular. Bu gurup SBKP’nin Kruşçef programında (1961) dolaylı olarak Brejnev programında(1986) ise açıkça onaylandı. 1953 sonrası dönem boyunca pratik olarak daima desteklendi. Gurubun 2012’de 120 üyesi vardı.
    Böylece iki kamp arasında ve tüm ülkeleri kapsayan tarafsızlar siyaseti bizzat SSCB ve Halk Demokrasileri önderliğinde, onların katkı ve desteğiyle Tito’nun kuyruğunda oluşturuldu. Bu siyaset SSCB önderliğinde emperyalime karşı barış ve demokrasinin, ülkelerin ve milletlerin özgürlüğünün savunulması yerine, Titocu Troçkistlerin önderliğinde tüm ülkelerin ve milletlerin ABD’ye tabii kılınması siyasetinden başka bir şey değildi. SSCB önderliğinde oluşan ve her geçen gün büyümesi ve gelişmesi gereken barış ve demokrasi kampının yıkım siyasetinden, tüm dünya ülkelerinin emperyalist sisteme tabii konumlarının korunması ve sürdürülmesi siyasetinden başka bir şey değildi.
    Bu siyaset emperyalizmin varlığı korunurken ve emperyalist sitem içinde yer alırken ülkelerin bağımsız olabileceği ve dahası bağımsızlığın ancak komünizme karşı da savunulması şartlarında gerçek bağımsızlık olabileceği siyasetidir. Kesin bir şekilde komünizm düşmanı ve emperyalime kölelik siyasetidir.
  2. Yukarıda bahsi geçen ülkelerin onlar emperyalist sistemin parçası olarak dururken ‘emperyalizme karşı desteklenmesi’ siyaseti:
    a) Genel çerçeve olarak ve genel prensiplere uyulduğu oranda doğru olan ve ama düşmanların elinde komünizmi yıkma aracı olan Sosyalizme gidişin ve sosyalimin farklı türlerinin olabileceği teorileri, Titocu-Kruşçefçi türüyle açık bir şekilde emperyalist sistemin parçası ülkelerde sosyalizm inşa edilebileceği ve emperyalist sistemin parçası olan ülkelerin de sosyalist olabileceği teorisidir. Bu teori açık burjuva iktidarındaki ülkelerin ‘sosyalist yol’ a girerek sosyalizmi inşa edebileceği teorisi olarak iyice yozlaştırılmıştır.
    Bu temelde bu tür ülkelere, ekonomik olarak pek çok yardımlar yapılmıştır. Böylece bir yandan emperyalist sistemin parçaları olan bu ülkelere ekonomik yardım yapılarak emperyalizmin genel krizi hafifletilmiş, emperyalizmin pazarı daraltılacağına gelişletilmiş, öbür yandan bu yardımlar SSCB ve Halk Demokrasilerinin ekonomilerinin çarpıtılması, onların sosyalizm-komünizmi inşa çalışmalarından uzaklaştırılması ve böylece sosyalizm-komünizmin yıkımı için de kullanılmışlardır.
    b) Ülkeler emperyalist sistem içinde yer alırken ve emperyalizmin varlığını korurken, o ülkelerin bağımsız olabileceği siyaseti, ve bu siyaset temelinde o ülkelerin emperyalizmden kopuşlarını teşvik etmek adına emperyalist sistemin parçaları olan hemen hemen tüm ülkelere ekonomik yardım yapılmıştır. Böylece ve bu alanda da emperyalizmin genel krizi hafifletilmiş, emperyalizmin pazarı daraltılacağına gelişletilmiş, öbür yandan bu yardımlar SSCB ve Halk Demokrasilerinin ekonomilerinin çarpıtılması, onlaraın sosyalizm-komünizmi inşa çalışmalarından uzakalştırılması ve böylece sosyalim-komünizmin yıkımı için de kullanılmışlardır.
    c) Tüm bu ülkelere silah ve silah yapimi teknoljisi ihraç edilmiş ve böylece ülkelerin ve ulusların emperyalizme karşı bağımsızlığı ve savaşların önlenmesi siyaseti değil, emperyalist sistemin savaş politakasına katkı siyaseti pratik olarak hayata geçirilmiştir. Tüm bu ülkeler barış ve demokrasi cephesinin parçaları olarak barış siyasetinin savunucusu ve uygulayıcısı olarak oluşmamış tam tersine emperyalist sistemin parçaları olarak SSCB ve Halk Demnokrasisinin onlara sunduğu silahları kullanan emperyalist savaş politaksının uygulayıcısı ve yayıcısı olarak faaliyet göstermişlerdir. SSCB ve Halk Demokrasileri de bu tür savaş politakalarında aktif yer alan ülkeler konumuna dönüştürülmüşlerdir.
    Böylece bu sözde tarafsız ülkeler ve emperyalizmden bağımszı olmak isteyen ülkeler milli bağımsızlığın, barış ve demokrasinin arenası değil ülkeler arsında savaşın, ülkeleri içinde milli baskının birer aracı haline getirilimiş, tüm dünyada emperyalist savaş politikası tam bir hız kazanmıştır. Dolayısıyla da milletlerin ve ülkelerin emperyalizme bağımlılığı pekiştirilmiştir.
  3. Bu şartlarda kendi ülkelerinde komünizmin zaferi için, üleklerinin ve milletlerinin bağımsızlığı için faaliyet yürüten komünist ve demokratik partiler tam bir çıkmaza sokulmuş, demokrasi ve barış mücadelelerinde ve demokratik yöntemlerle iktidar çabalarında SSCB ve Halk demokrasileri tarafından desteklenen yerel düşmana karşı savaşlarında hedef ve düşman tespitinde ikircikli konuma itlilmiş, düşmanın saldırıları karşısında SSCB ve Halk Demokrasilerinin desteklerinden ziyade ihanetleri ve yanlız bırakmaları neticesinde yenilgiye mahkum edilmişlerdir. Bu yolla komünizmin barış ve demokrasi siyaseti, ve ulusların kurtuluşu siyaseti yenilgiye taşınırken emperyalizmin savaş politakasına da destek sunulmuştur. Devrim ve devrimciler yenilgiye, emperyalizmin barbarlığı zafere ulaştırılmıştır.
  4. Komünizmin yıkımı, ve inşasının imkansızlığı örgütlenirken, köylü ukuskların güçlü müttefikleri onlardan kopakrtılır ve yıkıma sürülürken emperyalizme ve onların yerli işbirlikçilerine karşi halk savaşı adı altında köylü savaları teşvik edilmiş, köylü uluslar ve köylüler öndker güç ilan edilmiş ve böylece şehirlerden (Modern sanayi proletaryasından) ve güçlü sosyalist uluslardan kopuk kalan ulusal mücadeleler yenilgiye terk edilmiştir. Bu yolla da komünizmin barış ve demokrasi siyaseti, ve ulusların kurtuluşu siyaseti yenilgiye taşınırken emperyalizmin savaş politakasına da destek sunulmuştur. Devrim ve devrimciler yenilgiye, emperyalizmin barbarlığı zafere ulaştırılmıştır.
  5. Birleşmiş Milletler teşkilatı milletler arası ilişkilerin milletlerin bağımsızlığı ve ülkelerin egemenliği temelinde düzenleyen bir örgüt olmaktan çıkarılmış ve ABD hegemonyasında milletleri baskı altına almanın bir aracına dönüştürülmüştür. SSCB ve Halk Demokrasileri ABD ve diğer emperyalistlerle ve onların takipçileri olarak iş gören sözde özgür ülkelerle birlikte BM çatısı altında ulusların bağımsızlığı ve ülkelerin egemenliğini ayaklar altına alan siyasetlerde yer almışlardır.

    D- Dördüncü Aşama: 31 Aralık 1991-Günümüze
    A) Bu gelişmeler sonrasında ortaya çıkan şartlarda, günümüzde uluslar arası ilişkilerde ortaya çıkan dünya tablosu şöyledir:
    (i)
    Tüm bağımlı ve “bağımsız” (gerçekte kesenkes bağımlı) ulusal devletler yığınını ezen ve sömüren birkaç büyük devlet ve bu devletlerin ulusal devletleri sömürme tekeli için kendi aralarındaki savaşım.
    • bu “büyük” güçlerin kendi içlerinde ulusal çatışmaların kızışması,
      (ii)
      bağımlı ve “bağımsız” ulusal devletlerin “büyük” güçlerin dayanılmaz baskısına karşı savaşımı,
    • ulusal devletlerin kendi ulusal topraklarını genişletmek için kendi aralarındaki savaşımı,
    • her biri ayrı ayrı ele alınmış ulusal devletlerin kendi ezilmiş ulusal azınlıklarına karşı savaşımı, içlerinde bir dizi ulusal azınlık bulunan ulusal devletlerin içinde ulusal çatışmaların kızışması.
      Bu dönem milli burjuvalar ve feodallerin komünizmin zaferini önlemek için emperyalizme tam teslimiyeti dönemidir. Emperyalizmin bunaltıcı ve yıkıcı baskıları karşısında bile onlar emperyalist sistemi yıkmamak ve korumak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Kendi yıkımları ve hatta emperyalizm tarafından katledilmeleri pahasına ve ülkelerinin ve milletlerinin barbarlığa sürüklenmesi pahasına bile olsa komünizm-emperyalizm arasındaki seçenekte emperyalizmin zaferini seçmektedirler. Komünizmin kaçınılmaz zaferine karşı emperyalizmin hegemonyasına ve korumasına sığınmaktadırlar. Milletlerinin özgürlüğünü emperyalizme satmaktadırlar. Milletleri saflarında doğrudan demokrasi aşamasına taşınması gereken demokrasiyi, bireysel özgürlükleri ve hakları ve milletleri saflarında, ülkeleri saflarında ve giderek milletler ve ülkeler arasında barışı emperyalizmin savaş politikasına kurban etmektedirler.
      Burjuva toplum, ulusal sorunun çözümünde tamamen hileli müflistir.
      b) tüm gelişmeler göstermiştir ki:
      (i)
      “Bütün iktidar milli burjuvaziye” şiarıyla ulusların kendi kaderlerini serbestçe tayin etme ve ulusların kendi bağımsız devletlerini kurma hakkı konusundaki eski burjuva anlayışın işe yaramazlığı ve kullanılamayacağı kesin bir şekilde ortaya çıktı. Bu kavram bir kenara atılmalıdır.
      (ii) “Bütün iktidar ezilen ulusların emekçi yığınlarına” şiarıyla, ulusların kendi kaderini serbestçe tayin hakkı konusundaki sosyalist anlayış benimsenmek ve uygulamak zorundadır.
      iii- Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve “vatan savunulması” “ilkesi” ortadan kalkmadı. Ortadan kalkan, bunların burjuvaca yorumlarıdır. Bunların, sosyalist yorumları sayesinde ulaşacağı devrimci yüceliği tüm dünyada ve tekrar göreceğiz.
      d) Kendi milli burjuvazilerinin boyunduruğundan ve aynı zamanda “yabancı” burjuvazinin boyunduruğundan kendini kurtarabilmiş olan halklar yani, ülkelerinde Doğrudan Demokrasi hedefi ve içeriğiyle Halk Demokrasisi veya Sovyet düzenini kurmuş olan halklar emperyalizm var oldukça aynı konuma ulaşmış ülkelerin iktisadi ve askeri desteği olmadan ve bu konuma ulaşmamış olan tüm dünya proleterleri ve halklarının desteği olmadan kendi varlıklarını tek başlarına koruyamazlar.
      Sovyet Cumhuriyetleri ve Halk Demokrasisi ülkeleri tek bir devlet veya ortaklık içinde birleşmedikçe tek bir iktisadi ve askeri güç veya ortaklık olarak birleşmedikçe, kapitalist- emperyalist şartlarda yaşamakta olan tüm dünya proleterlerinin ve halklarının desteğini kazanmadıkça ne askeri cephede, ne de iktisadi cephede dünya emperyalizminin ittifak halindeki güçlerine karşı direnemezler. Dünya emperyalizminin ittifak halindeki güçlerine karşı Sovyet ve Halk Demokrasisi Cumhuriyetleri Federasyonu, tek devlet bağrında birleşmenin şeklidir. Yeniden kurulması şart olan Komünist Enternasyonal bu birliğin tüm dünya proletaryası ve halkları tarafından desteklenmesinin örgütlenmesidir.
      c) Dolayısıyla;
      Önümüzde duran temel ve en acil görev, komünizmin yeniden inşası, tüm komünistlerin bu yeniden inşa faaliyetine kazanılması ve böylece oluşturulacak güçlü komünist partiler öncülüğünde emperyalizmin yıkılmasının, ulusların özgürlüğünün ve demokrasi ve barışın kazanılmasının garanti altına alınmasıdır.
      Bu dönem boyunca şu veya bu ülkede, şu veya bu ulus saflarında aktif olan hareketlerin devrimcilik veya karşı devrimciliğini, yani desteklenip desteklenmeyeceğini tespit etmek için kullanacağımız kıstas Lenin’in eskiden uygun bulduğu talepten (söz konusu somut hareketin komünizmin çeşitli milliyetlerden işçileri bir çatı altında birleştirmesi ve halkı örgütlemesine karşı çıkmaması) daha fazla olmak zorundadır.
      Tüm ulusların geleceğinin komünizmin emperyalizme karşı, proletaryanın finans oligarşiye karşı savaşında komünizmin zaferine bağlı olduğu günümüzde, tüm siyasi olarak aktif gurup ve partilerin devrimcilik veya karşı devrimciliği bu savaşta hangi kanada somut-pratik olarak destek oldukları, bu savaşta komünizmin zaferine katkı yapıp yapmadıklarıyla ölçülmek zorundadır.
      Bu meyanda uluslarının ve ülkelerinin emperyalist sistem içinde özgürlüğünü elde etmek ve korumak siyasetine sahip olan, komünizmin emperyalizmi yerle bir etmesi siyasetine somut olarak katkı yapmayan ve dahası kaçınılmaz olarak bu siyaset karşı savaşmakta olan tüm siyasetler karşı devrimcidirler.
      İçinde yaşadığımız ya komünizm ya barbarlık şartlarında tüm bireyler ve siyasi hareketler hangi yerde durduklarını ve hangi siyasete destek olup hangi siyasete karşı çıkacaklarını tespit etmek ve ilan etmek zorundadırlar.
      Komünizme zarar vererek veya onu hakir görerek ve onun zaferi için çalışmayı ret ederek demokrat olmak ve dolayısıyla da devrimci olmak imkânsızdır.
      Tüm ulusların geleceğinin komünizmin zaferine bağlandığı bu dönem ve aşamada, emperyalizmin barbarlığı şartlarında yaşadığımız bu günlerde, başla türlü ilerlemek imkânsızdır.
      d) ulusal savaşlar ve konumları.
      Günümüzde büyük emperyalistlerin küçük ülkeler ve uluslara karşı yürüttüğü savaşlardan tutunuz, bu küçük ulusların büyük güçler karşı savaşında da sorun bu savaşların hangi amaçlarla yürütüldüğünde düğümlenmektedir. Emperyalist sistemi korumayı amaçlayan, somut sonucu açısından emperyalizmi koruyan ve bu meyanda komünizmin zaferini amaçlamayan ve bu zafere somut katkı yapmayan tüm savaşlar gerici ve karşı devrimci savaşlardır. Ancak ve ancak savaş siyaseti ve savaşlarla ve halklar ve uluslar saflarında ürettikleri tam bir kaosla ve barbarlıkla ayakta durabilmekte olan emperyalizmin savaş siyasetine katkı yapmakta ve bu savaş ve kaos ve barbarlık siyasetinin parçası olarak ortaya çıkmaktadırlar.
      Biz komünistler tüm bu savaşları lanetliyoruz. Bizim açımızda tüm bu savaşlar ve kaos ve barbarlık ortamında doğrudan değil dolaylı yedekleri oluşturur. Yani savaşın ve kaosun ve barbarlığın komünizm düşmanı tüm ortakları kendi aralarındaki savaşlarla kendilerini zayıflattıkları oranda bizim onları devirmemiz için kendi kendilerine, birbirlerine yaptıkları ve yapacaklarıyla bize dolaylı olarak destek oluşturmaktadırlar.
      Ve ama burada şu husus görülmelidir. Bu savaş politikası ve kaos politikası ile, bu barbarlık ile kendilerini kaçınılmaz olarak zayıflatmakta olan emperyalizmin güçleri bu politikalar olmamış hiç ayakta duramazlar ve aynı zamanda bu savaş ve kaosu ve barbarlığı komünizme karşı tam bir saldırı ve katliam, tam bir yıkım aracı olarak kullanmaktadırlar ve kullanacaktırlar. Bu savaş, bu kaos, bu barbarlıkta yer alan, emperyalizm şartlarında faaliyet yürütmek isteyen emperyalizmin tüm güçleri komünizmin yeniden örgütlenmesini ve zaferini önlemek için işbirliği içindedirler ve işbirliği içinde olacaklardır.
      e) Toprakların, fabrikaların, yani üretim araçlarında özel mülkiyet sürdükçe, burjuvalar arasında bunları sahiplenme kavgası sürmek zorundadır. Toplumların burjuvalar tarafından yönetimi ve örgütlenmesi devam ettiği sürece uluslar arasındaki ilişkiler de sömürü ve zora dayalı olarak örgütlenecektir. Uluslar arasındaki ilişkilerin gönüllü işbirliği temelinde örgütlemek burjuvazi için imkânsızdır. Tarih ve bugünün burjuva gurupları arasındaki ilişkiler bunu açıkça ortaya koymaktadır.
      Eskiden ulus dendiğinde bir coğrafya üzerinde yaşayan, ortak dil, ekonomik yaşam birliği ve ortak kültürü olan bir topluluk anlaşılıyordu. Burjuvazi ulusun başı olabiliyordu. Ancak Sovyet devrimi ile bu ortadan kalkmaya başladı. Sovyet devrimi ile beraber burjuvazi ulusunu terk etmeye ve kendi geleceğini yabancı burjuvalarla ele ele kendi ulusuna karşı güvenceye alma siyasetine geçti. Dolayısı ile ulusal sorununun yaratıcılarının sadece yabancı emperyalistler olmadığı, onlarla bütünleşmiş yerli emperyalist burjuvaların da (ve küçük burjuvazinin siyaseti de emperyalist bir siyasettir) bu sorunun yaratıcılarından olduğu gözden kaçmamalıdır.
      Artık ezilen ulusun ulusal özgürlük ve bağımsızlığı sayesinde esaretten kurtulacak kesimlerini burjuvalar ve feodaller dışındaki halk kesimi, esas olarak işçi, köylü ve yoksul kesimler oluşturuyor. Burjuvalar ve feodaller ulusallıklarını yitirmişlerdir.
      İkinci dünya savaşı sırası ve sonrasında ulusun bayrağını yükselterek, ulusun özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine önderlik edenler komünistler ve proleter hareketleri idi. Bu hareketler, emperyalizmin baskısından proleterler kadar olmasa da beli bükülen kırlarda köylü kesimlerin, şehirlerde ilerici küçük burjuvazinin ve aydınların desteğini alıyordu.
      Ancak günümüzde, komünizmin ve proletaryanın örgütlülüğünün darmadağın olduğu şartlarda, ilerici küçük burjuvazi ve aydınlar kendi çıkarlarını korumak uğruna emperyalizme teslim olmuş, kendi uluslarının şerefini Dünya Bankası ve IMF'ye satarak ceplerini doldurmayı tercih eden feodallerin ve büyük burjuvaların peşine takılmışlardır. Burjuvaların bu ulusal çıkarlarını savunma anlayışı emperyalist dünyadan kopmadan bu sistemdeki yerlerini koruyarak servetlerini artırma anlayışına dayanıyor. Ancak küçük burjuvazi ve aydın kesimlerin emperyalist güçlerin krizlerinin yol açtığı yıkımlar nedeniyle kaçınılmaz olarak radikalleştirdikleri de bir gerçektir. Bu kesimlerin emperyalizme boyun eğerek yaşama siyasetinden kopabilmesi işçi sınıfının örgütlülüğü ve güçlülüğüne bağlıdır. Güçlü bir devrimci işçi sınıfı hareketi karşısında küçük burjuvazi ve aydınların bir kesimi emperyalist burjuvaziye karşı savaşımda işçi sınıfına yaklaşacaklardır. Burjuvalar ve feodaller ve onların partileri ise bizzat yabancı emperyalistlerin saldırılarına uğradıklarında bile varlıklarını korumanın tek yolu olarak gördükleri emperyalist sistemin yıkımına yol açmamak için komünizme ve proletaryaya karşı düşmanlıktan vaz geçemeyeceklerdir.
      Biz içinde bulunduğumuz dönemde ulusların kurtuluşu sorununun kesin bir şekilde komünistlerin ve proletaryanın omuzlarında olduğunu ve bu yükü güçsüz ve SSCB'siz olduğumuz için iyice güçsüz olduğumuz şartlarda omuzlamak zorunda olduğumuzu tespit ediyoruz.
      Ulusların kurtuluşu için başka bir yol kalmamıştır.
      Ya komünizm ya da barbarlık!
      f) Yukarıda ele aldığımız aşamalardan birinci ve ikinci aşamalar doğrudan birbirine bağlantılıdır. SSCB’nin, Komünizmin zafer ve gelişmesi temelinde birbirine bağlantılıdır. Üçüncü aşama bu iki aşamadan kopuşun hazırlanışı aşamasıdır, dönüşüm aşamasıdır. İçinde bulunduğumuz dördüncü, aşamaya bu dönüşüm üzerinden ulaşılmıştır.
      İçinde bulunduğumuz dördüncü aşama, kesin geri dönüş aşamasıdır. Milletler arası ilişkilerde Ekim Devrimi öncesine geri dönüş aşamasıdır.
      Fakat milletler arası ilişkilerin düzenlenişindeki bu geri dönüş basitçe Ekim öncesine, SSCB öncesine bir geri dönüş değildir.
      Emperyalizmin genel krizi aşırı boyutlardadır. Gerek ekonomide, gerek siyasette kriz yönetimi genel yönetim tarzı olarak devrededir. Gericiliği barbarlığa taşımıştır. Milletler arası ilişkilerde kanun ve düzen tanımamakta, krizleri silahla empoze edip silahla düzenlemektedir. Tüm burjuvalar bir yandan milletlerine demokrasi verememekte öbür yandan da milletlerinin özgürlüğünü koruyamamaktadırlar.
      Bu siyasi ve toplumsal şartlarda komünizm milletler sorunu dâhil tüm sorunların çözümünde tek alternatif olarak kendini empoze etmektedir. Üretim teknolojisindeki mikro çiplerin devreye girmesiyle ortaya çıkan devrim bu zorunluluğun bir başka açıdan ispatını oluşturmaktadır.
      Komünizmin yenilgisi tam ve kesindir. Ama komünizme ihtiyaç ve komünizm için şartlar hiçbir dönemde bu günkü kadar bariz olarak kendilerini ortaya koymamışlardır. Bu şartlarda ve tüm zorluklara rağmen komünizmin zaferinden, emperyalizmin yenilgisinden ve milletlerin özgürlüğünden ve birlikteliğinden, enternasyonalizmin kesin zaferinden emin olarak yola çıkabiliriz.
      Kaybedecek hiç bir şeyimiz yoktur. Kazanacak koca bir dünyamız var!
      Yaşasın dünyanın tüm ulusları ve kavimleri ve halkları!
      Yaşasın tüm ulusların, kavimlerin ve halkların önderi ve birleştiricisi proletarya ve onun komünizmi!